Showing posts with label en büyük. Show all posts
Showing posts with label en büyük. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Eksi 80 derecede GDO karşıtı bir kahraman

İSTANBUL - küresel ısınma sonrası karlar ve buzullarla kaplı bir dünya, Tilki diye anılan paralı bir asker ve doğal besinlerin tükendiği bu dünyada petrolden bile kıymetli olan tohumlara ulaşmaya çalışan gruplar...
Yalçın Didman yazıp-çizdiği 'Ayılı Adam'da bir yandan sıkı bir Macera anlatıyor bir yandan da çevresel sorunları merkezine alarak güçlü bir eser ortaya çıkarıyor.
Kuzey Avrupa gezilerinden ve karlı zirvelere bizzat yaptığı yolculukları da hikayesine katan Didman, Rodeo etiketiyle çıkan 'Ayılı Adam'ı ntvmsnbc'ye anlattı.
Küresel ısınmayla, GDO'lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) ürünlerle, güncel konularla ilgili, hatta bu temaları merkezine alan bir çizgi Roman ‘Eksi Seksen’. Bu bakımdan çıkış noktanızı sormak istiyorum. Yani, başlamadan önce aklınıza ilk gelen resim neydi?Çevreyi düşünerek başlamamıştım aslında. Kuzey halkları, Yakut Türkleri, İnnuitler (Eskimolar) gibi Enteresan topluluklara dair otantik bir çalışma yapmak geçiyordu içimden. Binlerce yıldır zorlu iklimlerde yaşayan insanların kültürel ortamlarını ve hayatta kalma mücadelelerini post-apokaliptik bir bilim-kurgu ortamına taşımaktı niyetim. Söz konusu zorlu koşulların yakın gelecekte tüm dünya için söz konusu olabileceği fikri belirdi aklıma. Doğal kaynakların sorumsuzca israfı, er geç dünyayı topyekün böyle bir potaya sokacaktı... Ben 90'ların başında konsepti geliştirirken, küresel ısınma konusu bu denli popüler değildi.
‘Ayılı Adam’ ‘insanlığın sonu’ hikayesi... Bu bakımdan karamsar ama öte yandan özellikle baş karakteri sebebiyle umut vaat eden bir hikayeye de dönüşebiliyor. Bu denge çizgi romanın ana izleğini oluşturuyor diyebilir miyiz? Kimi insanlardaki umursamaz tavra ve bencilliğe sahip, paranın emrinde bir karakterimiz var. Fakat böyle yaparak dünyaya ve insanlığa zarar verdiğinin farkına varınca, içsel bir dönüşümle, duyarlılığını harekete geçiriyor... Evet, karakterin içsel dönüşümü hikayenin kırılma noktalarından.
GÜNÜMÜZ İNSANI GÜNÜ KURTARMA PEŞİNDEAlt metinlerini de hikayeye katan, göndermeleri bol bir çizgi roman 'Ayılı Adam'. Bundaki en önemli etkenin hikayenin güncel olması mı?Evet. Günümüz insanında pek kalmamış olan “hayata anlam katma arayışı”, hikayedeki karakterlerin bazı diyaloglarında açığa çıkıyor. Felsefi temeli olmayan, günü kurtarma derdindeki insandır günümüz insanı. Zaten çevresel problemlerin ortaya çıkışında da bence bu ruhani boşluğun katkısı var.
Dolu dolu içeriğine rağmen aksiyonu hiç aksamayan bir çizgi roman. Bu, çizgi romanın genel prensipleriyle mi alakalı yoksa yazıp çizerken aksiyon hep kafanızda mıydı?Çizgi roman türünün ruhunda sürükleyici bir aksiyon olması gerektiğine inanırım. Kurgulanması uzun süreçlere yayılmış olan bu macerada, okurun merak ve heyecanını her daim diri tutmak gerekiyordu. Böyle olması, eserin görsel boyutunu da renklendiriyor. Enteresan hareketler, mekanizmalar, mizansenler devreye giriyor.
ÇEVRESEL TEHDİT KARŞISINDA İMTİYAZLAR...Hikayeyi karşıtlıklar üzerine kurduğunuzu söyleyebilir miyiz? İnsan isimli hayvan, 'Tilki' lakaplı adam, duyarlı bir hikaye, paralı bir asker, kahramana ihtiyaç duyan bir dünya ve bir anti-kahraman… Özde, bütün hikayeler karşıtlılıklara dayanır. İyinin kötüyle mücadelesine bilinmezlikler eklenince, sallantıda dengeler oluşuyor... İnsan ve hayvan arasındaki isim değişmecesi planlı bir şey değildi. Fakat, çevresel tehdit karşısında herhangi bir türün imtiyazı kalmadığına da işaret ediyor. Zaten bizim bu maceranın zorlu coğrafyasında, insanların hayvanlarla ilişkisi, aralarındaki dostluk ve kaynaşma çok sağlamdır hep.
Yalçın Didman
Hikayede belki de tek zayıf kalan yön Tilki ile Simonet arasındaki ilişki olabilir. Çünkü okurken, hikayenin onlar arasındaki daha güçlü bir ilişkiye ihtiyacı varmış gibi geldi… Bunu geri planda bırakmak bilinçli tercihiniz miydi? Yoksa böyle bir hikayede bunu beklemek çok Hollywood-vari, Romantik bir şey mi olur? Duygusal boyut, az önce bahsettiğimiz kesintisiz aksiyona sekte vurabilecek bir şeydi. Ayrıca bu ilk macera zaten hayli uzun oldu. Anlatılması kaçınılmaz olan şeyler arasına romantizm sıkıştırmaya çalışmak, o duyguyu da hak ettiği kuvvette anlatamamak sonucunu doğurabilirdi. Bir diğer faktör de, Tilki lakaplı kahramanımızın, duygusallığa fazla prim vermeyen bir karakter olması. Onu diri tutan, önündeki somut problemlere konsantrasyonunu sağlayan şey de bu zaten.
Bilimsel gerçeklere referans verseniz de hikayenin ve çizgi romanın estetiği daha çok distopik, apokaliptik hikayeleri, filmleri hatırlatıyor. Bu anlamda Bilimsel gerçeklerin çizgi romanda nasıl bir işlevi olduğunu düşünüyorsunuz? Bu Hikaye içerisinde bilimsel gerçeklerin ağırlığı var tabii. Çizgi romana taşımak istediğim şeyler, genç neslin bilime ilgisini körüklemek için kullandığım unsurlar mevcut. En az çizgi romanlar kadar heyecan verici olan bilimsel gelişmelere yönlendirmek istiyorum onları. Takip eden için, Bilim dünyasında her gün yeni bir macera çıkıyor ortaya, yeni bir doğum oluyor. İlk Ayılı Adam kitabının isminin neden Eksi Seksen olduğu bile, arı sularda nadiren rastlanan bir durumun bilimsel açıklamasıyla ilgili.
Didman'ın, 'Ayılı Adam'ın dünyasını yaratırken en büyük referansı yaptığı geziler olmuş...
Hikayenin özünde küresel iklim değişikliği var. Bu değişiklik yakın zamana dek sadece bir teoriydi belki, fakat sıcak (bir yandan da soğuk) gelişmelerle yazık ki artık tartışılmaz bir gerçek: Şimdiye kadarkilerden çok daha büyük bir buzul kitlesinin Antarktika'dan koptuğu, geçtiğimiz haftalarda Türk basınında bile (!) anasayfa haberi oldu. Ve bu, Okyanus akıntılarını etkileyerek, bizim hikayemizdeki realitenin uzun vadede gerçekleşmesine sebep olabilecek bir durum. Yok eğer uzun değil de kısa vadede sebep olursa, Ayılı Adam konsepti başlıbaşına 'gerçekleşmiş bir kehanet' e dönüşür, ki bunu hiç istemem... Bir de tohumlar meselesi var tabii: Eksi Seksen'in lokomotif unsuru olan doğal tohumlar artık o kadar azaldı ki, Türkiye'de bile bu konuda bir telaş başladı. Çok süt veren ineklerin veya dev domateslerin değil, soğuk veya kurak iklimde bile ürün verdirecek genlere sahip tohumların peşinde artık dünya. 'Dayanıklılık' temel kriter... Türkiye, vaktiyle hor gördüğü dayanıklı tohumlarının kıymetini geç de olsa anlamaya başlıyor.
'MODERN' Dünyanın GERİLİMLİ KAOSU...Kitabın arkasında da yer alan gezileriniz, anılarınız çizgi romandaki dünyanın yaratım sürecinde ne kadar etkili oldu? Özellikle soğuk ve karlı dünyayı yaratmanızda etkili olan şeylerden bahsedebilir misiniz?Laponya'dan Kaçkarlar'a kadar çeşitli coğrafyalara yaptığım geziler, karlı, soğuk ortamlara dair nüansları yakından tanımamı sağladı. Anlattığım hikayedeki fiziksel ortam, avcılık ve gezi tutkusu sebebiyle gençlik yıllarımdan beri girip çıktığım bir ortamdır. Kuzey Avrupalıların karda kullandığı araçlar dahil, görüp denediğim hemen her şey bir biçimde Ayılı Adam'ın dünyasına sızdı. Sözde 'modern' dünyanın gerilimli kaosundan uzaklaşmak için ille de yaz mevsimini bekleyenlerden değilim.
‘Ayılı Adam’ çevreci bir kitap? Fakat didaktik olmayan bir hikaye... Bilgiçlik taslayan bir tavır, çizgi roman içinde güzel durmaz. Ayrıca, ipin ucunu kaçırıp yanlış ifadelere kaymak riskini de taşır. Özellikle bilim konusunda, haddi aşmamak lazım. İklime dair bir araştırma yazıyormuşçasına bilimsel dil kullanmak olmazdı. Bütün mesele, merak uyandırmak. Didaktik bir tavır ise bunun tam tersini yapıp, okuru soğutabilir.
'Ayılı Adam'dan bir kare.
2001'DEN JACQUES COUSTEAU'YAGezileriniz, anılarınız ve bilimsel bulgular dışında görsel referanlarınız nelerdi? Genel çizgi roman kariyerimden bahsedecek olursak, sinemadan tabii ki referanslarım oldu. Örneğin, bu kitapla direkt bağlantısı görülmese de, beni en çok etkileyen '2001: uzay Macerası'dır. Bu temaları tercih etmemde, Jack London ve Jules Verne'in romanları da çok etkili olmuştur. Tabiat içindeki mücadeleleri bizzat yaşayıp edebiyata taşımış olan Joseph Conrad, deniz maceralarıyla, Afrika maceralarıyla, özel yaşamıyla ve Keşif gezileriyle beni çarpmıştır. Narcissus'un Zencisi isimli kitabına hayranımdır Conrad'ın...
Eksi Seksen'in görselliğinden bahsedecek olursak, Sessiz Dünya ve Beyaz Dünya gibi, ta çocukluğumda seyrettiğim Jacques Cousteau belgesellerine varana dek çok sayıda Film etkili olmuştur. İlkokul çağımda, Televizyon yokken, Adapazarı'ndaki öğretmenlerimiz bizi okulca Sinema salonlarına götürüp bu belgeselleri izletirlerdi.
İLGİLİ HABER
Okyay: Klasik korkusu çizgi romanla bitecekÇizgi Roman Klasikleri'nden 'Madam Bovary'Çizgi Roman Klasikleri 'Dava' ile devam ediyorMacbeth ve Dava’nın ardından FrankensteinÇizgi Roman Klasikleri'nden 'Suç ve Ceza'Bram Stoker korkutmaya devam ediyor 'İnce Memed' çizgi roman olsun
Eksi 80 derecede GDO karşıtı bir kahraman

Dahilerin gizli yönlerini dünya ondan okuyor

WASHINGTON - ABD'deki seçkin üniversitelerde Türkiye'yi temsil eden, kitaplarıyla adını dünya çapında duyuran bilimadamı ve sanatçı Bülent Atalay, hayat hikayesini ve kitaplarıyla ilgili serüvenini, Frederiksburg'daki mütevazı, fakat her karesi sanatla iç içe olan evinde anlattı.
Hayranı olduğu Leonardo ile matematik ve sanatı bir araya getirdiği 6 yıllık çalışması "Matematik ve Mona Lisa"'nın ABD'de 20, Türkiye'de 4 kez basılması ve Japoncadan Portekizceye 12 dile çevrilmesinin ardından, bu günlerde "çocuğu gibi olan" son kitabı "Leonardo'nun Evreni"nin beğeniyle okunmasının keyfini yaşayan Atalay, önümüzdeki dönemlerde de diğer dahilerin gizli yönlerini okuyucularıyla paylaşacak.
BEETHOVEN 12'YLE 12'Yİ ÇARPAMAZDI, AMA...Kendisinden 3-4 yeni kitap daha istendiğini belirten Atalay, şimdi de tüm zamanların en önemli üç dahisi olan Beethoven, Newton ve Leonardo'yu tek kitapta birleştirmeye hazırlanıyor.
Bugüne kadar Nobel ödülü almış son derece zeki 22 Bilim adamı tanıdığını, ama tarihte sadece Leonardo, Michelangelo, Shakespeare, Beethoven ve Newton'un üstün dahiler olduğunu ifade eden Atalay, şunları söyledi:
"Leonardo, kendi kendine öğreniyor her şeyi. Eğitim almadığı için solaktı ve ters yazardı, ayna koymak lazım onun yazılarını okumak için. Yüzlerce yıl ileriyi görüyor ve bütün bunlar hep kendi merakından kaynaklanıyor. Aynı şekilde Newton da öyleydi. Newton, tarihi en çok değiştiren dahi. 1663-1665 yıllarında çok kötü veba hastalığı Avrupa'dan İngiltere'ye yayılmaya başladığında, üniversite kapanınca Newton köyüne gidiyor, 18 ay sonunda tüm fiziği icat ediyor; keşfetmek değil, icat ediyor.
Beethoven'ın müziği ise Dünyanın en muazzam müziği. Beethoven hiç matematik bilmezdi, 12'yi 12 ile çarpamazdı, tek tek yazardı, ama onun 9. senfonisinde matematik var, altın oran numaraları çıkıyor. Sanatkar matematiği bilmediği halde, bu altın oranı buluyor kendiliğinden. O nedenle bu dahileri yazmak istiyorum. Ayrıca Newton'un ayrı olarak 'Newton'un Mucize Senesi' başlığıyla fiziği icat ettiği dönemi yazacağım."
LEONARDO GÜNÜMÜZDE YAŞASAYDI...Bülent Atalay, "Bu Bilim Adamları günümüzde, şimdiki imkanlarda yaşasalardı, dünya nasıl olurdu" sorusuna şu yanıtı verdi:
"Bu soruyu devamlı düşünüyorum. O dönemde de gayri meşru çocuk olmasaydı babası gibi noter olurdu. Çok şükür ki gayri meşru çocuk. Geri gidebilseydim Leonardo'ya bilmediği fiziği, anatomiyi anlatmak isterdim, oradan bizi nerelere götürürdü şimdi. Fizikçi olarak Newton'la konuşmak isterdim, onun başlattığı şeyler bizi nereye getirdi, o olmasaydı sanayi devrimi olmayacaktı, onunla paylaşmak isterdim."
HAYATA GELMESİNE ATATÜRK NEDEN OLDUUlu önder Atatürk'ün de dahi olduğunu belirten Atalay, onun "Dağların Kralı" isimli kitapta 20 yüzyılın en büyük lideri seçildiğini anımsatarak, "Liderler genellikle yüksek zekalı değildir, ama Atatürk bir dahiydi. Yine de onu yazmak biraz zor, onu incelemek için bir hayat lazım" dedi.
Dünyaya gelmesine biraz Atatürk'ün neden olduğu anlatan Atalay, büyük babası İsmail Hakkı ile Atatürk'ün çocukluk arkadaşı olduğunu, Çanakkale'de birlikte savaştığını ve Atatürk'ün Diyarbakır'da büyük babasına ölümünden sonra babaannesi ve babasıyla ilgilenme sözü verdiğini anlattı. "Ama harp bitmeden babaannem İstanbul'a geçtiği için Atatürk bizi bulamıyor" diyen Atalay, babası Kemal Atalay'ın yolunun Harp Okulundan mezun olurken Atatürk'le kesiştiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
"Diploma törenine Atatürk de geliyor. O zaman sordum, 'İsmail Hakkı'nın oğlu olduğunu söyledin mi' diye, 'Torpil olur diye söylemedim' dedi. Sonra birkaç sene daha geçiyor. Annemin babası Doktor Bahaddin Faik Gökdemir'in ABD'den dönmesiyle annemle babam 1935-36 yıllarında tanışıyor. Ama dedem 'Tek kızımı subaya vermek istemiyorum, yine bir harp çıkacak, kızım dul kalacak' diye kızını vermiyor. 1-2 ay sonra babamın alayı, Atatürk'ün muhafız alayı olarak baloda bulunuyor. Atatürk babamın yanına gidiyor ve 'Sizi tanıyorum, Harp Okulunu birinci bitirmiştiniz' diyor ve onu İsmet İnönü'nün yanına oturtuyor. 'Evli misiniz' diye sorunca, babam da 'Hayır, bir doktorun kızıyla evlenmek istiyordum, ama kızını subaya vermek istemiyor' diyor. Atatürk şaşırıyor, yaverini çağırıyor, bir şey diyor. Yemekten sonra yaver yanına gelince, 'Haydi beraber gidip doktoru göreceğiz' diyor. Büyük babam, Atatürk gibi bir misafir karşısında hemen kızını veriyor. 1938 yılında evleneceklermiş, ama Atatürk ölünce bir sonraki yıl evleniyorlar. Yani Atatürk, babamın arkadaşının oğlu olduğunu bilmeden ona yardım ediyor ve dedemi ikna edip annem ve babamın evlenmesini sağlıyor."
LEONARDO'NUN GİZLİ SIRLARI YOKTULeonardo'ya yönelik özel ilgisini de anlatan Atalay, Leonardo'nun "Göz bebeği ruhun penceresidir" sözünü hatırlatarak, 7-8 yaşlarında Londra'daki evlerindeki ünlü portrelerde "ruhsuz bakan ve gözü kapalı olan" insanların gözlerini çiviyle açtığını anlattı.
"Sanat hayatım resimleri bozmakla başlamış oldu, ama Leonardo'nun o sözünün gerçekliğini çocukken hissetmiştim" diyen Atalay, "Ölü Ozanlar Derneği" filminin çekildiği St. Andrews okulundayken matematik ve sanatla ilgili verilen bir konferansın da hayatını değiştirdiğini söyledi.
Atalay, üniversiteye başvurusunda "doktorluk-physician" talebinin, "fizikçi-physcist" olarak algılanması nedeniyle fizik eğitimi aldığını ama ömrü boyunca tıpkı Leonardo gibi sanat ve matematikle iç içe yaşadığını belirterek, "Bir ara anladım ki, benim yaptığım matematikle sanatın birleşme noktasında Leonardo var, o da aynı şekilde görmüş" dedi.
Ardından Leonardo üzerine çalışmaya başladığını ve hayatında "part-time" olarak sadece 12 resim yapan bu dahinin dünyanın en meşhur iki resminin sahibi olmasının "inanılmazlığının" kendisini etkilediğini ifade eden Atalay, ilk kitabının isim bulma öyküsünü de şöyle anlattı:
"Aslında iki Leonardo diye kitap yazmak istedim; Leonardo Fibonacci ile Leonardo da Vinci. 'Kitabın sadece yüzde 5'i Fibonacci, başka isim bulalım' dediler. 'Leonardo'nun Modeli' diyelim dedim. Aradan 1 yıl geçti, kitabı bitirince yine çağırdılar; 'Bu şekilde satılması zor, başka isim bulalım' dediler. Ben de nasıl olacak diye sorarken, daha orada basılmış 'Matematik ve Mona Lisa' kapağını gösterdiler. Basılmıştı bile. Şu anda 12 lisana çevrilmiş durumda."
Leonardo'nun "Da Vinci Şifresi" filmindeki gibi gizli sırları bulunmadığını belirten Atalay, "O kadar üstün zekalı insanlar kiminle konuşabilecek, onun için kendi hayallerinde, düşüncelerinde hapis olarak kalıyorlar. Da Vinci Şifresi aslında saçma bir Film, ama yazarı son derece iyi" dedi.
Atalay, Leonardo'nun eserlerinde de görülen ve kendisinin de önem verdiği "altın oran"ın da doğada bulunduğunu ve eski dönemlerde de kullanıldığını söyledi. Efes'teki Artemis Tapınağının da bu orana göre yapıldığını belirten Atalay, "Leonardo bunu çok kullanıyor, ama filmdeki bir sihri yok" diye konuştu.
KRALİÇE ELİZABETH, MEKTUP YAZIP KİTAPLARINI İSTEDİFizikçi olmanın ötesinde resim çalışmaları Beyaz Saray, Buckhingham Sarayı ve Smithsonian Enstitüsü gibi önemli yerlerde sergilenen Atalay, İngiltere Kraliçesi Elizabeth ile ilgili bir anısıyla ilgili şunları söyledi:
"1973-1975 yıllarında Oxford'daydım, birkaç yıl evvel de resim kitabım basılmıştı, (dönemin ABD Başkanı Richard) Nixon'ın ailesi, kitabı İngiltere Kraliçesi'ne vermişti. Kraliçe bana, 'İngiltere'de böyle resim ve gravürler yapmaz mısınız" diye mektup yazdı. Ben de onun sözleri üzerine 'Oxford ve Civarı' diye kitap çıkarttım, Kraliçe beğendi, "Kitabı çok beğendim, bundan sonrasını gönderir misiniz" diye yine mektup yazdı. Ben de teorik fizik kitabı çıkarmıştım, onu gönderdim, bir daha mektup gelmedi, demek ki sanatı beğenmiş, ama teorik fiziği beğenmemiş."
ÖĞRENCİLERE TAVSİYELERİ13-14 yaşlarında babasının işi nedeniyle geldiği ABD'de o günden bu yana yaşayan, Georgetown Üniversitesinden mezun olan ve Princeton, California-Berkeley, Oxford gibi üniversitelerde de akademik çalışmalarına devam eden Atalay, öğrencilere tek alanda sıkışıp kalmamaları ve farklı alanları okumaları tavsiyesinde bulundu.
Dahilerin gizli yönlerini dünya ondan okuyor

Flamenko efsanesi İstanbul a geliyor

İSTANBUL - İspanya'da defalarca 'Yılın Dansçısı' olarak ödüllendirilen İspanya'nın ve Flamenko dansının en büyük isimlerinden Aida Gomez ve grubu 'Carmen' İstanbul'a geliyor.
Herkesin hikayesini bildiği Carmen gösterisi Gomez ile coşkulu ve Aşk dolu bir dans şölenine dönüşüyor. Bizet'in unutulmaz Carmen müzikleri ile gösteri için Jose Antonio Rodriguez tarafından özel bestelenmiş flamenko eserleri, dans ve müzikseverlerle buluşacak.
Aida Gomez ve grubu 'Carmen' 23 Şubat'ta Cemal Reşit Rey'de olacak.
AIDA GOMEZAida Gomez 1967 yılında Madrid'de doğdu. Dans çalışmalarına İspanyol klasik dansı üzerine başladı ve 12 yaşında birçok ödül ve özel mezuniyet derecesini kazandı.
Ulusal Bale Grubuna (National Ballet Company) “Antonio El Bailarin” himayesinde katıldı ve birçok önemli rolde Sahne aldı. Grubunun 10. kuruluş yıldönümünde “Bodas de Sangre” de Antonio Gardes ile başrolü paylaştı.
1989 yılında Jose Antonio'nun koreografisiyle Miguel Narros'un Don Juan'ında Dona Ines olarak sahne aldı. Aynı gösteri Moskova ve St. Petersburg'da da sahnelendi. Aynı yıl Antonia Merce'nin “La Argentina”sı için düzenlenen 100. yıldönümü kutlamalarında Teatro Maria Guerrero de Madrid'de sahne aldı. Trieste ve Carcassonne'ye giden “Stars o Dance” adlı projede birçok efsanevi dansçıyla beraber gösteriler düzenledi. Jose Antonio ile beraber Antonio Ruiz'in Puerta de Tierra adlı düetinde beraber çalıştı ve Vicente Escudero'ya hürmeten yapılan gecede başdansçılardan biriydi.

Joaquin Cortes 1996 yılındaki Avrupa ve Amerika turnesinde kendisini misafir sanatçı olarak ağırladı. Londra'daki “Royal Albert Hall” ve New York'taki “Radio City” sahne aldıkları en önemli sahnelerdi. Maurice Bejart's dans grubunda ve Rudra Dans okulunda öğretmen olarak beraber calıştı.
1997 yılında Madrid'de bulunan “Teatro Real”'in açılışında kendi prodüksiyonu olan “Falla's El Sombrero de Tres Picos” adlı gösterisini sahneledi ve aynı gösterideki performansı nedeniyle “Max Scenic Arts Prize” ödülünü aldı.
Kendi grubunu kurduktan sonra İspanya Kültür Bakanlığı onu İspanyol Ulusal Balesi için Sanat Yönetmeni seçti ve bu sayede Ulusal Balenin başındaki en genç sanat direktörü oldu. Aynı yıl Vicente Amigo'nun “Poeta” adlı eserindeki koreografisiyle Endülüs Dans Grubuyla (Andalusian Dance Company”) turneye çıkmak için davet edildi.

2000 yılında birbirinden çok farklı 2 adet karakteri içinde bulunduran yeni bir performans için çalışmalara başladı. Bunlar Antonio Canales'in Frida Kahlo adlı gösterisi ve Jose Antonio'nun Carmen'iydi. Aynı yılın Nisan ayında “Teatro Bellas Artes de Mexico”daki performansı nedeniyle “Instituto de Cultura del Teatro Bellas Artes” tarafından Gümüş Onur Madalyası aldı.
2001 yılına gelindiğinde kendi kurduğu prodüksiyon şirketi ve grubuyla beraber Carlos Saura'nın yönettiği Salome'nin ilk gösterimindeki performansı için provalara başlamıştı. Aynı Proje Montreal Ulusal Film Festivalinde “Best Artistic Contribution” ödülünü aldı. Valladolid, Brüksel, Paris, Miami Uluslararası Istanbul Film Festivalinin de içinde olduğu birçok festivalde de film gösterildi.

2003 yılının Mart ayında Milanonun dünyaca ünlü sahnelerinden “La Scala”da “Suenos” adlı projesinin prömiyeri yapıldı. Daha sonra aynı proje ile Avrupa'da turneye çıktı. “Un Paso Adelante” adlı popüler Televizyon projesindeki rolünden sonra, İspanya Ulusal Tiyatrosuyla beraber Manuel de Falla'nın çalışmalarına dayanan Jose Carlos Plaza'nın “Suenos” adlı gösterisiyle turneye çıktı. Ispanyol Kraliyet Ailesi Palacio Real'de düzenlenen tanıtıma katıldı.
Asya'da kendi grubuyla yaptığı geniş turnelerden sonra Carlos Saura ile tekrar “Iberia” adlı filmde beraber çalıştı. 2004 yılında Ulusal Dans Ödülünü (National Dance Prize) aldı. “Glamour” dergisi tarafından Yılın Kadını seçildi. “Teatro de la Zarzuela” da düzenlenen Antonia Gades'e ithaf edilen özel gecede sahne aldı.2008'de Madrid Belediyesi tarafından en büyük kültür ödülü verildi.
Flamenko efsanesi İstanbul'a geliyor

Bir dahinin karanlık yüzü

İSTANBUL - ‘Başarılı olmaktansa şanslı olmayı tercih ederim’’ (Woody Allen)
Yıl 1937… Genç öğrenci Richard, şanslı bir gününde, Sinema tarihinin en zeki yönetmenlerinden Orson Welles ile tanışır. Richard gerçekten şanslı bir günündedir ve tanışmakla kalmaz, Welles’in yönettiği meşhur Julius Caesar’da rol de kapar. Ve o andan itibaren bir yandan New York Tiyatrosu’nun göz alıcı dünyasını yaşarken bir yandan da dahi Yönetmen Welles’i yakından tanır.
Bağımsız sinemanın önemli isimlerinden Richard Linklater imzalı ‘Me and Orson Welles’ (Ben ve Orson Welles) birkaç zor şeyi aynı anda yapmaya çalışan bir film. Film asıl olarak Orson Welles gibi ‘sorunlu’ bir dahiyi ve tiyatroyu öykünün merkezine yerleştiriyor. Her ne kadar Hikaye Richard’ın gözünden anlatılsa da Welles ve Tiyatro filmin başrolünde diyebiliriz. Diğer yandan da bu kısa dönemin Richard’ın yaşamında yaptığı değişiklikler filmin akışını sağlıyor.
BİR DAHİNİN KARANLIK YÜZÜ Bu kısa sürede belki de hayatının en heyecanlı günlerini yaşayan Richard, kendisinden büyük bir kadından etkilenir, okulu asıp günlerini tiyatroda geçirir ve her şeyden önemlisi, Orson Welles’i tanır. Ama, maalesef dahi yönetmenin kötü yüzünü görür. Çünkü Welles, kendini beğenen, herkesi aşağılayan, hakaretler eden, insanları kullanan bir dahidir. Evet, işinde çok iyi olan bir dahi de olsa. Ve Richard’ın şansı dönmüştür ama ama bir dahaki dönüşü de çok uzun sürmeyecktir.
Welles, yeni kurdukları Mercury Tiyatrosu’nun açılışını ‘Julius Caesar’la yapacaktır ve kısa sürede oyunu yetiştirmeye çalışır. Onun için kendisi ve Oyun önemlidir. Onun dışında kalan herkes sadece birer ‘işçi’dir. Sahnede Tanrı odur ve herkes de bunu böyle kabul eder. Welles’in bu karanlık tarafı Richard’ı rahatsız etse de sahnede olmaktan, o dünyada bulunmaktan, Welles ve diğerlerinden bir şeyler öğrenmekten büyük zevk alır. Bu sırada Welles’in yardımcısı Sonja’dan hoşlanır ve onunla vakit geçirmeye başlar ama bir şeyi henüz öğrenememiştir ki, Welles’in çevresindeki herkes onundur. Richard onunla baş edemeyecek kadar güçsüzdür.

Ama tüm kötücüllüğüne rağmen Richard onun dehasına hayran kalır. Özellikle filmin en iyi sahnesi olan radyoda geçen bölümde Welles’in doğaçlamasını Canlı izlerken herkes gibi o da sadece hayranlıkla bakakalır. (Bizim de ilk filmi ‘Yurttaş Kane’ dahil sinema tarihinin en büyük filmlerinden birçoğuna imza atmış olan Welles’ın dehasına olan saygımız bir kez daha depreşiyor) Richard bir ahdiyi yakından tanımanın şaşkınlığını yaşar, her iki anlamda da…
Öncelikle, ‘Ben ve Orson Welles’ için rahatlıkla tiyatro filmi denilebilir. Tiyatroyu beyazperdeye taşıması bakımından başarılı bir olan film, özellikle oyunun galasını şık bir şekilde sahneliyor. Ve galaya kadar geçen sürede Richard’ın hayatı nasıl tiyatro ise biz de başka bir şey görmüyoruz. Ama bu da filmde küçük boşluklar yaratıyor. Örneğin , dönemle ilgili ayrıntılar olsa da müzikten prodüksiyon tasarımlarına kadar bir çok şey klişeleşmeye mahkum kalıyor. Bunun dışın tiyatro dışındaki dünyadan - Richard’ın ailesi, okulu, arkadaşlarıyla ilgili hiçbir şey filmden çıktığımızda aklımızda kalmıyor.
DAHİ AMA KÖTÜ… Ayrıca ‘Ben ve Orson Welles’, hikayedeki tiyatro gibi Welles’in merkezinden çıkmıyor ya da çıkamıyor ve Richard bakışlı bir film olsa da Welles ‘kötü adam’ olarak en önemli yeri işgal ediyor. Richard ve Welles dışındaki karakterler ise - Sonja da dahil - uzun rol sürelerine rağmen yüzeysel olmaktan kurtulamıyor. Belki de bilinçli yapılmış bu tercih filmin dramatik yapısına zarar veriyor. Filmin bir diğer sorunu da Welles ile ilgili birçok şeyin altını çizmesi. Özellikle ‘Welles bir dahi ama kötü bir insan’ mesajı çok sık veriliyor. Ama yine de Linklater, rahat anlatımı ve mizahi tonuyla göze batacak birçok şeyin üstünü kapatmayı başarıyor. Küçük dokunuşlarda bulunarak dramatik yapının zayıf yönlerini kapatıyor. Richard ve tiyatroda yaratılan Dünyanın dışında kalanları bilerek dışlıyor ve ancak Richard o dünyadan çıktığında biz de çıkmış oluyoruz.

Oyunculuklara gelince, gençlik filmleriyle tanınan Zac Efron, Richard rolünde sempatik, göze batmayan bir oyun sergiliyor. Sonja rolünde Claire Danes maalesef silik kalırken, tiyatro oyuncuları arasında en çok dikkat çeken ise Ben Chaplin oluyor. Ama filmin kesinlikle en iyisi Orson Welles’i canlandıran Christian McKay. McKay bu ilk önemli rolünde, beyazperdenin devlerinden birine, onun büyüklüğüne yakışır bir şekilde hayat veriyor. McKay’ib bu rolüyle San Francisco Eleştirmenleri Birliği’nden En İyi Çıkış Yapan oyuncu ödülünü aldığını belirtmek gerekir.
Sonuç olarak, ‘Ben ve Orson Welles’, Linklater filmografisindeki ‘Dazed and Confused’, ‘Before Sunrise’, ‘Tape’, ‘A Scanner Darkly’ kadar iyi olmasa da, sadece iyi bir tiyatro filmi olduğu ve Orson Welles gibi bir dahinin ‘kötü’ yüzüne yakından bakmak için bile izlenmeyi hak ediyor.
Bir dahinin karanlık yüzü

Bir çocuk efsane olmaya karar verince…

İSTANBUL - Bazı ‘adam’lar vardır, onlara doyamazsınız. Aynı zaman diliminde yaşamasanız bile elinizden yeni uçup gitmiş gibi içinizi acıtır. Sadece içlenmekle kalır, onunla ilgili yeni/eski bir şeyler öğrenmeye, görmeye, duymaya çalışırısınız. John Lennon gibi...
Sadece Müzik tarihinin en büyük isimlerinden biri değil aynı zamanda muhalif tavrı ve politik duruşuyla popüler bir ikon olmanın ötesine geçmiş gerçek bir efsane, John Lennon… Devamlı yeni bir kaydının ortaya çıkmasını isteyeceğiniz, hayatıyla ilgili küçük bir bölümü yeniden keşfetmek isteyeceğiniz birisi.
Lennon’ın hayatı daha önce birçok kez belgesel ve kurmaca olarak beyazperdeye aktarıldı. Ve şimdi yeni bir ‘Lennon filmi’ daha sinema/müzik/Lennon-severlerin karşısına çıkıyor. Sam Taylor Wood imzalı ‘Nowhere Boy’ bizi Lennon’ın çocukluğuna götürüyor.
‘’Imagine John Lennon’s childhood’’ (John Lennon’ın çocukluğunu hayal edin)
Baştan belirtmek gerekir ki, filmin sinemasal özelliklerini boş verin, ‘Nowhere Boy’, sadece John Lennon’ın çocukluğunu konu aldığı için bile izlenmeyi hak ediyor. Lennon’ın öğrencilik yılları, ailesiyle, kızlarla olan ilişkisi, müzikle tanışması, Elvis hayranlığı…

Liverpool’da büyüyen Lennon, teyzesi Mimi ve eniştesiyle yaşamaktadır. Arkadaşlarıyla ve kızlarla arası iyi, başıboş gezen bir gençtir. Okulda başarılı olmasa da zeki, meraklı ve kurnazdır. Ama anne ve babasının yokluğunu daima hisseder ve tüm o hareketli çocukluk ve gençlik yılları bir yandan da yalnızlık içinde geçmektedir.
‘’Elvis gelene kadar beni hiçbir şey etkilemedi’’ (J. Lennon)
‘BİR GÜN ELVIS GİBİ OLACAĞIM’ Ve bir gün Rock’n Roll ile tanışır. Elvis ile tanışır, müzikle tanışır. Ve Okul dahil her şeyi boş verip kendine bir söz verir: ‘’Bir gün Elvis gibi efsane olacağım’’
‘Nowhere Boy’ bir yandan Lennon’ın çocukluk yıllarında müziği keşfedişini ve tutkusunu öyküsünün merkezine yerleştirirken diğer yandan ebeveyn özleminin onda yarattığı travmayı gösteriyor. Kanı kaynayan, eğlenceli, fırlama biri olsa da, Lennon, annesinin onu bırakmasını asla sindiremez. Annesini tekrar bulduktan sonra da bu yokluk başka bir şeye dönüşerek onu rahatsız etmeye devam eder.
‘Nowhere Boy’, öncelikle bir efsanenin en deli dolu çağından birçok ayrıntıyı göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Bu durum, senaryonun Lennon’ın üvey kardeşi Julia Bird’in kitabından uyarlandığını düşündüğümüzde biraz daha önem kazanıyor.

Son yılların en iyi müzik filmleri arasında gösterilen ‘Nowhere Boy’un özgün bir Sinema dili yok ve konvansiyonel bir sinema anlayışına sahip. Yer yer klişelere de başvurmaktan çekinmiyor. Ama ‘Nowhere Boy’u klasik biyografi filmlerinden ayıran birçok özelliği var. Birincisi gerek atmosferi gerek hikayesiyle çok gerçekçi bir film. ünlü isimlerin hayatları anlatılırken her zaman tartışma yaratır ama Lennon’ın olumlu ve olumsuz tüm yönleri inandırıcılık sıkıntısı çekilmeden aktarılmış. Bunda senaryoyu yazan Matt Greenhalgh’ın – kendisi Anton Corbijn imzalı muhteşem Film ‘Control’ün de senaristi – payı çok büyük. İkincisi dramatik yapı çok iyi kurulmuş ve Lennon ile diğer karakterler arasında gereksiz ayrıntılar neredeyse yok gibi. Filmin bir diğer artısı ise oyunculukları. Aaron Johnson, Lennon rolünde - Lennon olduğunu bilmeseniz de, 50’lerde bir genç olarak – çok çok iyi. Lennon’ın teyzesi Mimi’de Kristin Scott Thomas yerine başka bir oyuncu daha iyi olabilirmiş gibi ama anne rolünde Anne-Marie Duff, biraz abartılı oynasa da isabetli bir seçim olmuş.
Fotoğrafçı ve kavramsal sanatçı Sam Taylor Wood imzalı ‘Nowhere Boy’ Rock’n Roll şarkılarıyla açılıyor ve Lennon’ın ‘Mother’ parçasıyla sona eriyor. Lennon’ın Elvis’i dinlediği an, hayran kaldığı an, ilk müzik aletini çaldığı, büyük bir isim olmaya karar verdiği, Paul McCartney ile tanıştığı, kızlarla yattığı, sarhoş olduğu, ağladığı, güldüğü anlar… Yani çocukluğu ve gençliği…Başta da belirttiğim gibi ‘Nowhere Boy’ sadece bu anları görmek için bile kesinlikle izlenmeli.
Bir çocuk efsane olmaya karar verince…

Sunday, February 28, 2010

Özgürlük gelirse ülkeme dönerim

İran’da Dijital Film düzenlemeleri yapan 31 yaşındaki Nigar Azizmuradi, Raelyen tarikatını önce internetten tanıdı. Dinlerin öğrettiği Tanrı kavramına inanmadığı için Raelyenliği benimsedi. İki yıl önce Antalya’da düzenlenen seminerde özel törenle tarikata katıldı. Nigar Azizmuradi, başından geçenleri şöyle anlattı: “Antalya’daki seminere gitmeye hazırlanırken, İran gizli servisindekiler bana, ‘Ne yaptığını biliyoruz’ dedi. Geçen yıl evim basıldı. Gözaltına alındım, ancak işkence görmedim. Türkiye’ye gelmeye karar verdim. Birleşmiş Milletler’e de başvurdum. Ülkemi ve insanlarımı seviyorum. Rejim değişirse ve İran’a özgürlük gelirse dönmek isterim. Bu benim en büyük hayalim. İran güzel bir ülke.”
Özgürlük gelirse ülkeme dönerim

Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Yazıları üzerinden tanışan, birbirini seven, eylemlere giden insanlar var onun. Kimisi nişan davetiyesine bir yazısını alıyor, kimi cüzdanında çocuğunun ya da sevgilisinin fotoğrafının yanında gazeteden kestiği bir yazısını saklıyor. Onlar Ece Cumhuriyeti’nin birer üyesi.
Yazıları üzerinden insanları birbirine bağlayan Ece Temelkuran ise hayatla bağlı. Onun için hayat sadece yaşadığı ülke değil. Tüm insanların ortak acılarından, kederlerinden etkilenen bir dünya vatandaşı o. Her daim ezilenin yanında olup, onların acılarını paylaşsa da içinde bir yerde çocukluğunu saklayabilmiş ve gülüşüne yerleştirmiş.
“Muz Sesleri”ni yazmak için neden Beyrut’u seçtiniz? Aslında ben Beyrut’ta başka bir şey yazacaktım ama bu hikâye beni orada buldu. Beyrut’a gideyim ve kitap yazayım diye başlamadım çalışmaya. Aslında Oxford Üniversitesi’ndeki iki merkezle beraber; İslami Çalışmalar Merkezi ve Avrupa Çalışmaları Merkezi başka bir çalışma yapacaktım. Benim Hizbullah ile görüşmem gerekiyordu. Hizbullah’ın siyasi şura üyeleri, basınla ilişkilerini yürüten İbrahim Musavi, onlarla konuşurken bu hikâye geldi beni buldu. Ayrıca gazeteciliğe ara vermem gereken bir zaman olduğunu düşünüyordum çünkü hem Televizyon hem köşe yazıları yüzünden fazlasıyla bir tüketim nesnesi haline geldiğimi hissediyordum. Ana yurdum olan edebiyata gidip soluklanmam gerekiyordu ve bunu bana yaptıracak kadar güçlü bir hikâyeyi ancak Beyrut verebilirdi. İnsan ancak savaşla, ölümle iç içe olan bir ülkede bu kadar çatışmalı ve hakiki hikâyeler bulabiliyor. O yüzden Beyrut. Beni ancak o kandırabildi.
Ana yurdum edebiyata dönmem gerekiyordu diyorsunuz. Gazetecilikten mi sıkıldınız? Sıkıldığımdan değil ama köşe yazarlığının da gazeteciliğin de artık yanlış bir yerde olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin gündeminden yıprandım. O kadar tuhaf bir şey ki bu… Beyrut çok küçük bir şehir. Lübnan çok küçük bir ülke ama orada olanlar dünya ile ilgili, orada yaşayanlar da dünya ile ilgili insanlar. Bizim gündemimiz ise sadece bizi ilgilendiriyor ve bunu başka bir dile çevirmek çok zor. Bir İngiliz’e Ergenekon davasını anlatmaya çalışın bakalım yapabiliyor musunuz? Ben yapamıyorum. Bu da bizi fazlasıyla kendi hikâyemize mahkûm ediyor. Ben kendi hikâyeme mahkûm olmak istemiyorum. Orhan Pamuk’a vaktiyle çok eleştiri getirildi. Kimi zaman ben de eleştirel baktım ama şimdi daha iyi anlıyorum onu. Orhan Pamuk kendi hikâyesine mahkûm olmak istemeyen bir adam. Bu bir insan hakkı olmalı, kendi hikâyelerinden çıkıp gitmek. Beyrut’a giderek biraz da bunu yaptım. Bu Roman benim eve dönüş biletim gibi bir şey. Bütün kitaplarımı severek yazdım ama bunu ayrı seviyorum.
Kitapta unutmak üzerine bir cümle var. Siz Beyrut’a neyi unutmak için gittiniz? Benle ilgili bir şey değil. Kitaptaki çoğu şey benle ilgili değil zaten. Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar. Beyrut’ta bunu sunan bir şehir çünkü hafıza ile ilişkisi çok karmaşık, heyecanlı ve problemli. Bu yüzden de hafızasıyla, unutmakla, hatırlamakla ilgili problemleri olanlara boş bir alan sunuyor. Beyrut’ta ne olmak istiyorsanız o olursunuz. Mesela piyanistler görürsünüz üçgen vücutlu. Adamın parmakları bile tuşlardan daha kalındır ve piyanist olduğunu söyler. Saksafon çalan adamlar görürsünüz günde üç paket Sigara içerler. O insanların söyledikleri kişiler olmadıklarını bilirsiniz ama kim olduklarını soracak kadar da zamanınız olmaz. Çünkü Beyrut başınıza öyle işler getirir ki bu an bütün anları ele geçirir. Sanıyorum herkes bu yüzden biraz Beyrut’a gidiyor.
Kitapta Ortadoğu’nun hikâyelerinin yağmalandığından bahsediyorsunuz. Türkiye’de bu bağlamda Ortadoğulu mu sizce? Aklıma Londra’da gördüğüm kitaplar geldiği için öyle bir pasaj var. Ortadoğu’nun hikâyelerini alıyorlar, yağmalıyorlar ve onları Amerika’daki ev kadınlarının okuyabileceği hale getirip satıyorlar. Bunu daha çok Batılı yazarların Ortadoğu’ya gelip yazdığı kitaplarda ya da Ortadoğu’daki yazarların Batı’ya sadece kendilerini anlattığı kitaplarda görebiliriz. Sadece Batıya yazdığınız zaman Ortadoğu’dakiler size gülüyor çünkü Komik oluyor. Bu gülüş, onlarla edilen bu alay Batıya ulaşmıyor. Dolayısıyla Batı kendi kendisine bir Ortadoğu hikâyesi dinleyip eğleniyor. Biz bunu sık sık yaşıyoruz. New York Times’ta ya da bir gazetede Ortadoğu ile ilgili son derece kaba anlatılmış hikâyeler okuyoruz ve onun öyle olmadığını biliyoruz. Sonrasında biraz kederli bir şekilde gülüyoruz. Sözünü ettiğim şey buydu ve bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerimiz oradaki halkların hikâyeleri gibi yağmalanmış ve döküntüleri bize geri satılmış. Bu bakımdan Ortadoğuluyuz.
Muz seslerini hakikaten duydunuz mu? Nasıl öğrendiniz muzların ses çıkardığını? Yok, duymadım ama var. 2006’da savaştan bir hafta sonra foto muhabir arkadaşım sevgili Yurttaş Tümer’le birlikte Lübnan’a gittiği zaman cahil cesaretiyle Güney Lübnan’a da gittik. Yollarda patlamamış bombalar ve bir sürü kontrol noktası vardı. Hizbullah’ın milisleri, Fransız askerleri, başka ülkelerin askerleri, BM askerleri var. O keşmekeş içinde baktım ki yolların kenarlarında muz tarlaları… Mavi torbalara alıyorlar muz hevenklerini. Onlar o torbalar içinde duruyorlar sessizce. Sonra bunu döndüğümde editörüm ve dostum Çiğdem Su’ya anlatırken annesi Özün Hanım, “Biliyor musun muzlar doğum yaparlar. Öyle çıkarlar ve tek tek ayrılırlar. Ayrılırken çuk çuk çuk sesler çıkar” dedi. Sonra ben Beyrut’a gidip romanı yazmaya karar verdiğim zaman bunu sormaya karar verdim. Beyrut’ta kimse bilmiyordu. Mihmandarımla Güney’e doğru indim . Muz tarlalarında durup orada çalışan insanlarla konuştum “Muzun sesi var mı” dediğim adamlar “çuk çuk çuk” diyerek o sesi taklit etmeye başladılar. O an gerçekten böyle bir şeyin varolduğuna emin olduk.
Yaşar Kemal’e kitabı okutmuşsunuz ve beğenmemiş ilk başta. Neler dedi size? Önce beğenmedi evet. Sonra ben Beyrut’tayken telefon etti. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve dedi ki, “Bir daha yaz. Bir daha yaz. Korkma bir daha yaz.” Çünkü gazetecilikle edebiyata o kadar ihanet ettim ki beni geri almayacak sandım, onun için de romanı yazmaya çok korkak başladım. Sonra edebiyatın beni aldığını anlayınca birazcık daha kendim gibi yazmaya başladım. Yaşar Kemal’de tam o korkma sürecinde çok yardım etti ve tabii Ayşe Baban da… Beyrut’ta birazcık kalbim kırıldı ama iyi bir şey bu, kalbin kırılması.

Aşk nedir sizce? Bir iç savaştır Aşk bir neden arar kendine. Aşk bir kere başladıktan sonra başlangıcını hemen hızla unuttuğun ve ondan sonra boş bulduğun zamanlarda nedenini aradığın bir şeydir. Kavgalarda öyledir. Bir kere başladıktan sonra nedeni unutulur ve devam etmek için herkes bir neden uydurur. Çok fazla süt liman aşklardan bahsediliyor ya da öyle bir şeymiş gibi bahsediliyor aşktan. Türkçeyi konuşamayan bir Türkiye’de aşkın olacağına çok fazla inanmıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir üniversitede konuk hoca olarak 4. sınıf öğrencilere ders verdim. Üç kelimelik bir cümle kuramayan son sınıf öğrencilerine baktım ve şunu düşündüm, bu adamlar politikadan hoşlanmıyorlar çünkü onlara öyle öğretilmiş. Bu ülkeyle ilgili değiller çünkü onların öyle olması istenmiş. Başka insanlarla, haksızlığa uğrayanlarla ilgili değiller çünkü öyle imal edilmişler. Peki, bu adamlar ya da kadınlar birini sevdiklerini ona nasıl söylüyorlar? Söyleyemezler zira cümle kuramıyorlar. Cümle kuramayan insanlar aşık olmazlar. Onların aşık olamayacaklarını düşünüyorum. Aşkları bir yanlışlıkmış gibi geliyor bana ya da dille ilişkim yüzünden böyle düşünüyorum. Çok sessiz de olabilir aşk. Sıfır ses, sessiz Sinema gibi ama hayatta yine de bir cümle kurmamız gerekir. Hayatla, yaşayarak, bir şey yaparak bir cümle kurmamız lazım. Bana kavramları bir araya getiremeyen insanlar aşk gibi karmaşık bir uygarlığın parçası olamazlar gibi geliyor.
Lübnan’daki öğrenciler ya da gençler siyasetle daha mı ilgili? Öyle bir ayrım doğru olmaz. Ortadoğu meseleleriyle kendi hayati bağları olduğu için daha ilgililer. Filistin’de bir olay oldu mu bizden daha çabuk ve bizden daha başka bir yerlerinden etkileniyorlar. Bunun sebebi hem Arap olmalarından hem de Müslümanlığın da daha farklı biçimde yaşamalarına bağlanabilir. Orada olanlar o coğrafyada bulundukları için, kendi yakın tarihleri ve bugünleri Ortadoğu’nun bugünüyle çok ilgili olduğu için daha hızlı sonuç veriyor. Şöyle bir siyasiliği var Beyrut’un, politikanın dışında bir hayat yok. Esasında var ama çok küçük bir alanda. Her şeyde Politika var, müzikte, aşkta… Örneğin gidip Dürzi bir kızı severseniz ve sizde diyelim ki Hıristiyansanız, ikinizin birlikte oturup yakın siyasi tarih çalışmanız lazım. Hem de çok karmaşık bir siyasi tarih. Bu anlamda aşkın içinde de çok politika var. Belki de benim tırnak içinde bir aşk romanı yazabilmemin tek olanağı da Beyrut’ta bir aşktan bahsetmekti. Çünkü içinde yeterince politika olan tek aşk benim bildiğim kadarıyla ancak Beyrut’ta yaşanır.
Sinema ile aranız nasıl? Kardeşimle olduğu gibi... Çok sık göremiyorum ama gördüğüm zaman çok mutlu oluyorum. İnan (Temelkuran) sayesinde biraz daha farklı filmler görme olanağım var. Çünkü o hiç kimse duymadan yönetmenleri bilir, çünkü o hiç kimse duymadan müzisyenleri bilir. O da bana getirdiği ve benim de onlara ayıracak ihtimamın olduğu zaman güzel filmler izliyorum. Bu sene Beyrut’ta olduğum ve kitapla uğraştığım için fazla Film izleyemedim. Inan’ın filmi dışında film göremedim.
Sinemaya değinmek istedim çünkü kitabın bir bölümünde Casablanca’ya atfı var… Ben herkesin bir Casablanca peşinde olduğunu düşünüyorum. Kendini feda edebilecek kederli bir hikâye. Çünkü yaşarken kederli olan şeyler sonra anlatılınca güzel hikâyelere dönüşüyor. Hayatın en büyük haksızlıklarından biri de budur, güzel hikâyelerinizin olması için kederli hikayeler yaşamanız gerekir. Casablanca’da o bakımdan var. Şimdi vuslatın ve hazın fazla önemsendiği bir çağdayız. Oysa güzel hikâyeler hazdan çıkmaz maalesef. Acıdan ve kederden çıkar.
Son dönemdeki özellikle TEKEL işçilerinin eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyasi alternatifsizliğin yarattığı sarkastik bir ataletsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu atalet de siyasi partilerle yakın zamanda aşılacak gibi durmuyor. Ben bu ara sendikaları aşan bir işçi hareketinin yolunu gözler durumdayım. Öyle bir hareketin olacağını gözlemlerime dayanarak tahmin ediyorum. Sendikalar o kadar iğdiş edildi ve bu siyasi kutuplaşmada öyle bir felç durumuna sokuldular ki, işçiler sendikalardan daha dinamik, daha çabuk örgütlenir ve tepki verir duruma geldiler sanki. Elbette onların bu örgütlenmesinde ve tepki vermesinde sendikaların rolü büyük ama önümüzdeki dönemde işçiler sendikaları aşacak düşüncesindeyim. Çok önemli bir şey oldu geçenlerde ve hükümet ilk kez geri adım attı. Bu zamana kadar bu hükümete hiçbir güç geri adım attıramadı, ne siyasi, ne sivil ne de Askeri güç. İlk kez, hem de hiçbir şeyi olmayan adamlar hükümete geri adım attırdılar. Kimse bunun altına çok fazla çizmedi. İlk kez hükümet geri adım attı ve durumlarını da iyileştirme sözü verdi. Daha da geri adım atacak. Ileride bugünleri, “o gün başlamıştı” diye anabiliriz. Tıpkı 2006’da taş atan çocuklar meselesi kimdir denirken, Kürt meselesi bugünden itibaren değişmiştir ve başka bir yöne gidecek dediğim gibi. Şimdi yeniden söylüyorum bugünleri hatırlayacağız. Bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra işçilerin hükümete bu kararı çıkarttırdıkları günü hatırlayacağız.
Taş atan çocuklar ne olacak? Nerelere gelecekler? Onların çocukları da taş atacak mı? Kürt siyasetinde, Kürt siyasi liderlerinin bile yönlendiremediği bir düş oluşuyor o çocuklar yüzünden. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi onu bilemiyorum. Evet, dışarıdan Arafat’ın yüzbaşıları gibi gözüken çocuklar var. Ama onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar doğru örgütlenmediği ve iyilikle örgütlenmediği zaman çok yıkıcı bir güç olurlar. Ve yıkıcılıkla bir yere nasıl varılır bilemiyorum. Varamadık bugüne kadar. Iki gün, 48 saat içinde iki insan tanıdım. Birincisi Ankara’daydı, diğeri Adana’daydı. Bir adam dedi ki, “Ben militarist değilim, hâşâ. Ama ordumla gurur duyuyorum.” Adana’da dedi ki, “Ben şiddete karşıyım. Ama PKK olmasaydı…” Bu neredeyse o kadar karikatürize bir ikilik ki bunun içinden çıkmak, çözüm sağlamak için bile daha ilkel bir düzeyde düşünmeniz gerekiyor. Bu çok zor bir şey. Dedim ya, “Bir iç savaştır aşk, bir neden arar kendine” bir kere bu ikilik başladıktan sonra bir neden bulur kendine.
Türkiye’de bir ırkçılaşma görünüyor yavaştan. Bunun için ne düşünüyorsunuz? Hayır, esasında ırkçılık vardı. Şimdi telaffuz ediliyor. Adana Kitap Fuarı’nda bir kadın “Muz Sesleri”ni imzalatırken, “Arapları hiç sevmiyorum” dedi. “Bu kitap Araplarla ilgili” dedim ben de. Şimdi bu lafın ırkçılık olduğunun farkında değil ve yüksek sesle söylerken de utanılması gereken bir şey olduğunun da farkında değil. Türkiye’deki en büyük sorun ırkçı olmak değil, ırkçı olduğunun farkında olamamak. Son günlerde o kadar garip şeyler duyuyorum ki, “Benim Kürt arkadaşım var ama benim meselem öbür Kürtlerle.” Sevgili dostum Sırrı Süreyya Önder’in çok sevdiğim bir lafı var, “Bu ülkede Kürtler her şey olabilir Başbakan, Cumhurbaşkanı da ama Kürt olamazlar.”

Hrant Dink’i özlüyorsunuz değil mi? Neyini özlüyorum biliyor musunuz? O yaşarken herkes birçok insan onu fazla heyecanlı, fazla naif buluyordu. Ve bu yüzden de göründüğünden daha yalnız bir adamdı. Onla beraber yalnız olmayı özlüyorum. Çok özlüyorum hem de.
Hep bir yerlere gidip yazıyorsunuz. “Ağrı’nın Derinliği” Ermenistan’da kaleme alındı, “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” Güney Amerika’da, “İçerden ve Dışarıdan” kitabınızı İsviçre’de topladınız. Bu kitap Beyrut’tan doğdu. Kitaplar farklı ülkelerden doğuyor, neden? Size olmuş muydu bilmiyorum. Küçükken evin içinde olma zorunluluğu benim kalbimi çok daraltırdı. Çok küçüklükten bahsediyorum. Bir yere gitmek değil, sadece kapının dışında durma hakkını isterdim. Sanıyorum o geçmiyor. Bu öyle bir şey, kapının dışında durma hakkı. Bu ülkenin kapılarının dışında durma hakkı. Bir yere gitmek de geri dönmemek için değil ama sadece bir coğrafyaya ya da bir ülkeye mahkûm olmamak.
Sizin edebiyata aşık olmanızı sağlayan yazarlar kimler? Kazancakis, Dostoyevski, Sait Faik. Her şeyden çok Sait Faik. O okuma macerasını geri vermesi için hayata ve zamana yalvarırım. Sait Faik’i okuduğumda 16 yaşımdaydım. Okuldan eve önce yürümeye, sonra dayanamayıp koşmaya başladığımı hatırlıyorum. En sonunda deliler gibi koşup Sait Faik’i okuduğumu. Beni eve öyle deliler gibi koşturacak bir okuma macerası… Sait Faik beni en çok etkileyen adamdır. O edebiyatın şahikalarından biridir benim için.
Kadın yazarlar yok mu? Latife Tekin, Ursula K. Le Guin ablamız. Onu da çok gençken okuyup etkilenmiştim. Ingeborg Bachmann. Walter Benjamin çoğu kişinin aklını ama benim kalbimi çok etkilemiştir. Kimileri ona edebiyatçı demese de bir edebiyatçı olarak görürüm onu. Kullandığı metaforlar beni çok etkiler. Yaşar Kemal büyüklüğüyle, destanı kapsayan büyüklüğüyle beni çok etkiler. Edebiyatı bana bu kişiler sevdirdi ve şu an unuttuklarım da vardır aralarında.
Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

2010 un popcorn filmleri

İSTANBUL - theFABlife 2010'un seyir zevki en yüksek filmlerini seçti:
KURT ADAMSinemanın en sevdiği figürlerden 'Kurt Adam' beyazperdeye bir kez daha geliyor. kurt adam rolünde bu sefer Benicio Del Toro var.
Lawrence Talbot, kardeşinin ortadan kaybolmasının ardından aile evine geri dönüş yapar. Burada kendisine uzak duran babası John Talbot ile birlikte erkek kardeşini bulmaya karar verir. Yaptıkları araştırma boyunca Lawrence kendisi ve ailesi hakkındaki Korkunç gerçeği öğrenecektirr.
Joe Johnston'ın yönettiği filmin başrollerinde Del Toro dışında Anthony Hopkins, Emily Blunt, Hugo Weaving, Geraldine Chaplin gibi önemli oyuncular bulunuyor.
'Kurt Adam' 19 Şubat 2010'da gösterimde olacak.
PERS PRENSİ: ZAMANIN KUMLARIMike Newell'ın yönettiği 'Prince of Persia: The Sands of Time'da Jake Gyllenhaal, Ben Kingsley, Gemma Arterton, Alfred Molina ve Toby Kebbell başrolde yer alıyor.

28 Mayıs 2010'da vizyona girecek olan film, Prens Dastan'ın krallığını şeytanı güçlerden korumaya çalışmasını konu alıyor. Prensin, savaşında en büyük yardımcısı ise Prenses Tamina olur.
SALTBaşrollerinde Angelina Jolie,Liev Schreiber,Chiwetel Ejiofor,Towanda Underdue ve Gaius Charles'ın oynadığı 'Salt' yılın ajan filmleri arasında öne çıkıyor.
Phillip Noyce'un yönettiği Film 23 Temmuz'da gösterime giriyor.
HARRY POTTER AND ÖLÜM YADİGARLARI: BÖLÜM 1Harry Potter serisinin sonuncu iki bölüm halinde gösterime girecek. İlk film Türkiye'de 3 Aralık'ta gösterime giriyor.

JONAH HEX70'lerin ünlü Western kahramanı Jonah Hex beyazperdeye geliyor.
Josh Brolin ve Megan Fox'un başrolünde oynadığı film 18 Haziran'da seyirciyle buluşacak.
ALİS HARİKALAR DİYARINDAAlis, Çılgın Şapkacı, Beyaz Tavşan, Tweedledee ve Tweedledum, Fare, Tırtıl, Cheshire Kedisi ve daha fazlası usta Yönetmen Tim Burton’ın Fantastik macerası 'Alis Harikalar Diyarında'yla beyazperdeye geliyor.

Yenilikçi görsellerle ve masal tarihinin en karizmatik karakterleriyle dolu klasik öyküde, Alis, Beyaz Tavşan’ın peşinden bir deliğe girer ve kendini Harikalar Diyarında, bir Dizi maceranın içinde bulur.
Alis rolünde Mia Wasikowska'nın olduğu filmin başrollerinde Johnny Depp, Anne Hathaway, Helena Bonham Carter, Crispin Glover var.
'Alis Harikalar Diyarında' 5 Mart 2010’da vizyona giriyor.
IRON MAN 2Milyarder mucit Tony Stark’ın zırhlı Süper Kahraman Iron Man olduğu tüm dünya tarafından bilinmektedir. Teknolojisini orduyla paylaşması için hükümetten, basından ve halktan baskı gören Tony, bilginin yanlış ellere geçmesinden korktuğu için Iron Man zırhının sırrını açıklamak istemez. Tony, yanında Pepper Potts ve James Rhodes ile birlikte yeni ittifaklar kurar ve büyük güçlerle yüzleşir.
Robert Downey Jr'ın başrolünde olduğu 'Iron Man 2'de Scarlett Johansson, Samuel L. Jackson, Gwyneth Paltrow ve Mickey Rourke da yer alıyor.
'Iron Man 2' 7 Mayıs'ta gösterime giriyor.
SEX AND THE CITY 2En popüler Televizyon dizilerinden ve 2008'in hit filmlerinden 'Sex and the City'nin devam filmi 'Sex and the City 2' de merakla beklenen filmlerden.
2010'un 'popcorn' filmleri

Tuesday, December 29, 2009

Selin in gözü yükseklerde


SELİN ŞEKERCİ FOTOĞRAFLARI
“Melekler Korusun”un asi Özgür’ü olarak sevilen Selin şekerci, gözünü yükseklere dikti. Topuğundaki doku kaybı nedeniyle konservatuvara kabul edilmeyen ve eğitimini yurtdışında sürdürmeyi planlayan 20 yaşındaki oyuncu, “Acı Aşk’ta Ezgi Asaroğlu’nun canlandırdığı Seda karakterini ben oynayacaktım. Ama Dizi yüzünden kabul edemedim” diyor.
"Acı Aşk"ta ben oynayacaktım
“Melekler Korusun”da çok asi bir kızı canlandırıyorsun. O karakterle aranda ne gibi benzerlikler var sence?- Ben de Özgür gibi biraz patavatsızımdır. Ama ben daha duygusalım ondan...Oyunculuk yapmaya nasıl karar verdin?- Aslında balerin olmak istiyordum. Ama belediye otobüsünün altında kaldım, doku zedelenmesi yüzünden topuğumun bir bölümünü kaybettim. Dolayısıyla balerin olma hayalim suya düştü. Ben de tiyatroyu tercih ettim.Melekler Korusun’a nasıl dahil oldun?- İzmir’deyken “Kavak Yelleri”nde oynamam için aradılar. Kalktım ızmir’den geldim. Üç bölüm oynadım. “Melekler Korusun”a girmemse Timur Savcı sayesinde oldu. Zorlandın mı dizi oyunculuğuna ilk başladığın zamanlarda?- Evet çok zorlandım. Hatta Rojda (Demirer) “Bu kız oyuncu olamaz” demişti. İzmir’den kalkıp tek başına ıstanbul’a gelmişsin. Zor olmadı mı senin için?- İlk zamanlar “Annemi özledim” diye ağlıyordum. Zor alıştım. Hâlâ yalnız yatamam ve karanlıktan çok korkarım. Sinema teklifi geldi mi bugüne kadar?- Evet geldi. “Acı Aşk”ta Ezgi Asaroğlu’nun canlandırdığı Seda karakterini ben oynayacaktım. Ama dizi çekimleri nedeniyle kabul edemedim. Sence nasıl bir Film olmuş “Acı Aşk”?- İzlemedim henüz, ama senaryosu etkiliyiciydi. Aşk hayatınız nasıl gidiyor?- İyi giden bir ilişkim var. O da oyuncu mu?- Bilmiyorum.Mesleğini bilmediğin biriyle mi berabersin?- Tamam, o da oyuncu. Ama ismini vermeyeceğim. Peki birbirinizi televizyonda görüp beğenip bilinçli bir şekilde mi tanıştınız?- Tabii beğenerek izliyordum. Ama tanışmamız tesadüf oldu. Evrenden onu diledim, geldi diyebilirim. BENİM DERDİM TANINMAK DEĞİL
Eğitimine devam etmek istiyor musun?- Üç yıl konservatuvara hazırlandım, topuğum yüzünden giremedim. Bu yıl da dizi yüzünden almadılar. Londra’da Royal Shakespeare Acadamy’de okumak istiyorum.Tam burada tanınmaya başlanmışken bu biraz riskli değil mi?- Eğitim daha önemli. Derdim tanınmak değil zaten...
Kariyerinde en çok yapmak istediğin şey ne?- Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı kitabı filme çekilirse oradaki Füsun’u ben oynamak istiyorum. Bir başkasına oynatırlarsa gider o seti basarım. Bir de kendimi Amerikalı Yönetmen Tim Burton’a gösteresim var. Çünkü ben tam bir Tim Burton karakteriyim. en büyük hayalim onunla çalışabilmek.
Selin'in gözü yükseklerde

Kadın yönetmen bu sefer Oscar a ulaşacak mı?

İSTANBUL - Oscar ödülleri... Sinemanın en şatafatlı, en çok merak edilen ve en etkili ödülleri... 81 yıldır dağıtılan Oscar'da hiçbir kadın yönetmenin 'En İyi Yönetmen' ödülüne ulaşamaması ise Akademi tarihinin istatistik açıdan en önemli verisi.
Henüz 2010 yılının Oscar adayları belli olmasa da Altın Küre adaylarının açıklanması ve eleştirmenlerin yorumlarıyla birlikte senenin öne çıkan filmleri de belli oldu.
Bu senenin en büyük favorilerinden biri ise Kathryn Bigelow. Yani yine bir kadın Yönetmen Oscar'ın güçlü adayları arasında yer alıyor ama aday olsa bile ödülü alamayacağı düşünülüyor.
Çünkü 81 yılda sadece üç kadın Oscar'a aday gösterildi. 1976'da 'Seven Beauties' ile Lina Wertmüller, 1993'te 'The Piano' ile Jane Campion ve 2003'te 'Bir Konuşabilse' ile Sofia Coppola. Ama ne yazıkki hiçbiri ödüle ulaşamadı ve kadın yönetmenlerin makus tarihini değiştiremedi.
Şimdi sıra Bigelow'da... Los Angeles Film Eleştirmenleri Derneği tarafından ‘Yılın en iyi Filmi' seçilen 'The Hurt Locker/ Ölümcül Tuzak' ile Bigelow'un adaylığı kesin gibi dursa da ödüle uzanacağı konusunda aynı iyimserlik maalesef yok.

'Ölümcül Tuzak'ta Irak'ta görev yapan seçilmiş askerlerden oluşturulmuş bomba imha ekibine yeni bir çavuş atanır. James Irak'ta girişilen sıcak çatışmalar sırasında ekibini tehlikeli bir kedi-fare oyununun içine atar. Kendisinin de diğerlerinden farklı olmadığını göstermek için giriştiği bu kanıtlama yarışında bir süre sonra kontrolünü kaybeder. Ekip hem kendi içlerindeki hem de dışarıdaki kaos ortamını yönetmek zorundadır.
Daha önce 'Near Dark', 'Point Break/ Kırılma Noktası' ve 'Strange Days/ Tuhaf Günler' gibi çok başarılı filmlere de imza atan Bigelow dışında, bu yıl öne çıkan diğer yönetmenler ise 'Julia and Julia' ile Nora Ephron ve 'Bright Star' ile Jane Campion oldular.
Kadın yönetmen bu sefer Oscar'a ulaşacak mı?

Tüm zamanların en iyi 150 performansı

İSTANBUL - Popüler Sinema dergilerinden Total Film, seçimi zor olan ve tartışmayı beraberinde getiren bir liste hazırladı. Dergi, sinemanın kuruluşundan günümüze, en iyi 150 oyunculuk performansını seçti.
Her ‘en iyiler’ listesi gibi tartışmaya açık olan seçkide birçok ismin yer almaması şimdiden tepki toplarken, listede yer alan çoğu oyuncunun seçilen filmlerinin de isabetli olmadığı eleştiriler arasında.
BAZI DEV İSİMLER YOKEleştirilerin odağında ise Robert Redford, Michael Caine, Charlote Rampling, Fanny Ardant, Faye Dunaway gibi birçok dev ismin listede bulunmaması yer alıyor. Bruce Willis, Mel Gibson, Julia Roberts gibi yıldız isimlerin giremediği 150’de John Turturro, Philip Seymour Hoffman, Billy Bob Thornton gibi son yılların en yetenekli oyuncuları da yok.
Total Film’in hazırladığı seçkiyle ilgili yapılan bir diğer eleştiri ise, her ne kadar öznel de olsa çoğu oyuncunun en iyi performanslarının atlanıp daha popüler filmlerini listeye alınması; Denzel Washington’ın ’Hurricane’, Russell Crowu’un ‘Köstebek’, Dustin Hoffman’ın ‘Gece yarısı Kovboyu’, Clint Eastwood’un ‘İyi Kötü Çirkin’deki performansları gibi…
VE 1 NUMARA...‘Tüm Zamanların En İyi 150 Performansı’ listesinde bir numarada ‘Guguk Kuşu’ndaki performansıyla Jack Nicholson yer alıyor. En fazla Oscar sahibi aktör unvanını da elinde bulunduran Nicholson’ı yine ‘en iyi oyuncu kim?’ sorusunun sıklıkla cevabı olan efsane bir isim, Robert De Niro izliyor. Sayısız filmle sinema tarihine damga vuran ve iki Oscar ödüllü De Niro, ‘Kızgın Boğa’daki rolüyle 2’inci sırada bulunuyor.
De Niro’nun hemen arkasından gelen isim ise sık Film çekmese de her zaman iyi işlere imza atan, beyazperdenin en güçlü oyuncularından Daniel Day-Lewis. ‘Sol Ayağım’daki muhteşem performansıyla Oscar da kazanan Lewis, şimdilik son filmi olan ‘Kan Dökülecek’ ile listenin 3’üncü sırasında yer alıyor.
Listenin 4’üncü sırasında ise başka bir dev isim, Al Pacino var. ‘Kadın Kokusu’yla Oscar kazanan Pacino, ‘Baba 2’deki performansıyla seçkide yer alıyor.
102 erkek oyuncuya karşın 48 aktrisin yer aldığı listede, ilk 5’teki tek kadın oyuncu Emily Watson. Watson Lars Von Trier başyapıtı ‘Dalgaları Aşmak’taki performansıyla 5’inci sırada bulunuyor.
Gelmiş geçmiş en iyiler listesinin 6’ıncı sırasında ise yedinci sanatın en büyük ismi Marlon Brando var. Metot oyunculuğunun yaratıcısı Brando, en ünlü filmlerinden ‘Rıhtımlar Üzerinde’ ile listede yer alıyor.
İLK 10'DA YER ALAN DİĞER FİLMLER
Jane Fonda 'Klute' ile listede.
İlk 10’da bulunan diğer oyuncular ise sırasıyla ‘Malcolm X’ ile Denzel Washington, ‘Fahişe’ ile Jane Fonda, ‘The Hustler’ ile Paul Newman ve ‘Sophie'nin Seçimi’ ile Meryl Streep.
Tüm zamanların en iyi 150 performansı

Friday, December 25, 2009

DVD kapağındaki kötü tesadüf

İSTANBUL - 20 Aralık'ta duş alırken kalbi duran aktris Brittany Murphy'nin son filmleri arasında yer alan 'Deadline'ın DVD kapağında, Murphy'nin banyo küvetinde cansız bir şekilde yattığı karenin yer alması tepki topladı.
Bu 'kötü tesadüf'ün tepki çekmesi üzerine yapımcı firma Red Box, kapaklardan filmdeki o karenin çekileceğini açıkladı. Şirketin internet sitesinde değiştirilen resim, en büyük Sinema veri tabanı sayılan imdb.com'da da kaldırıldı.
2009 yapımı korku filmi 'Deadline'da Murphy dışında Thora Birch, Marc Blucas ve Tammy Blanchard rol alıyor. Sean Mcconville'in yönetmenliğini yaptığı Film, bir senaristin hayaletli bir evdeki gerilimli hikayesini anlatıyor.
32 yaşında hayatını kaybeden Murphy, 'Spun', 'Girl, Interrupted/ Aklım Karıştı', 'Clueless', '8 Mile', 'Don't Say a Word/ Sakın Konuşma', 'Just Married/ Yeni Evli' ve 'Sin City/ Günah Şehri' gibi filmlerde yer almıştı.
DVD kapağındaki kötü tesadüf

Tarantino dan yılın en iyi filmleri

İSTANBUL - Hayranları sevdiği yönetmenlerin listelerini en az yaşamaları kadar merak ederler. En sevdiği film, sinemaya başlama nedeni olan film, izlemekten bıkmadığı Film gibi...
Quentin Tarantino da her yaptığı merak edilen yönetmenlerin başında geliyor.
Usta Yönetmen Hollywood Reporter ile yaptığı röportajda 2009'da izlediği filmler arasından en iyilerini açıkladı. James Cameron'ın 'Avatar', Peter Jackson'ın 'Cennetimden Bakarken' ve Clint Eastwood'un 'Invictus' adlı filmlerini izlemediğini belirten Tarantino'nun listesindeki filmler şunlar:
1- Star TrekAtılgan uzay gemisi bu kez genç ve cesur mürettebatı ile bir kez daha insanoğlunun daha önce hiç gitmediği yerlere ulaşmak için yola çıkıyor. 'Star Trek’in unutulmaz karakterlerini bu filmde yepyeni bir kadro canlandırıyor.

Efsanye yeniden hayat veren isim ise "Mission: Impossible III", "Lost" ve "Alias"in yönetmeni J. J. Abrams.
2-Kara Büyü/ Drag Me to HellSam Raimi'nin korku türüne geri döndüğü 'Kara Büyü'de, Christine'ın rahatı gizemli bir banka müşterisi tarafından bozulur. Mrs. Ganush isimli bu tuhaf yaşlı kadın, evi için girdiği borcun tarihini uzatmak için Christine'in yardımına başvurur. Ancak Christine patronunun gözüne girebilmek için, zor durumda olan kadını reddeder.

Hüsrana uğramış yaşlı kadının Christine için düşündüğü bir intikam planı vardır: Genç kadını en Korkunç kara büyülerden biriyle lanetler. Christine'in hayatı peşine dolanmış kötü ruhla tam bir cehenneme dönecektir.
3- Funny PeopleSon dönemin enm yetenekli yönetmenlerinden Judd Apatow'un yönettiği filmde ünlü bir stand-up ustası olan George Simmons, ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenir. George'un bir yıldan az ömrü kalmıştır. Ira ise ümit vaadeden ve George'u örnek alan bir stand-up komedyenidir. Ira ve George günün birinde aynı klüpte Sahne alırlar. Ira'nın yeteneğini fark eden George, onu asistanı olması için ikna eder. Ira’nın hayatına girmesi ile George bir çalışandan çok, bir arkadaş edinmiştir.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye'de de gösterime giren filmin başrollerinde Adam Sandler ve Seth Rogen var.
4- Aklı Havada/ Up in the AirOscar'ın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen 'Up in the Air' şirket küçültme konusunda uzman olan Ryan Bingham'ın hikayesi anlatıyor.

George Clooney'in başrolünde olduğu ve Altın Küre'de 5 dalda adaylık da kazanan filmde Ryan, yıllardır bir şehirden diğerine dur durak bilmeden uçmaktayken, birden kendisini biriyle gerçek bir bağ kurmaya hazır hisseder. Sempatik yol arkadaşına vurulduğunda, Ryan’ın müdürü, Ryan’ı ebediyen yollardan çekmekle tehdit eder. Bu ihtimalle karşılaşınca, yere inmekten başta korkan Ryan, insanın bir evi olmasının aslında ne demek olduğunu düşünmeye başlar.
'Aklı Havada' 15 Ocak'ta sinemalarda.
5- Chocolate'Ong Bak' ile tanınan Prachya Pinkaew'ın yönettiği Tayland yapımı Chocolate, çocukluğundan beri aksiyon filmlerini izleyerek dövüş yeteneği geliştin ve kendini büyük bir hesaplaşmanın ortasında bulan Zen'in hikayesini anlatıyor.

6- Observe and ReportManyak bir Güvenlik görevlisinin Alışveriş merkezinde işini aşırı ciddiye alması sonucu ortaya çıkan olayları anlatan Komedi ve aksiyon dolu filmin yönetmeni Jody Hill.

Anna Faris, Seth Rogen, Ray Liotta gibi oyuncuların yer aldığı film Türkiye'de henüz gösterime girmedi.
7- PreciousLakabı ‘Kıymetli’… 16 yaşında bir kız… Babasından ikinci kez hamile kalmış genç bir kız… HIV pozitif, obez ve ilk çocuğu Down sendromlu, siyah bir kız…

İLGİLİ HABER
Hayat kısa, acımasız ve kıymetli...
Altın Küre’de üç adaylık alan ve Oscar’ın da favorileri arasında sayılan Lee Daniels imzalı ‘Precious’, Okuma yazmayı öğrenemeyen, evde okulda her yerde aşağılanan, 16 yaşındaki ‘Pecious’un hikayayesini anlatıyor.
8- An Education1960'ların Londra'sında banliyöde yaşayan 18 yaşında bir genç kızın, onun iki katı yaşında bir playboyla tanıştıktan sonra hayatının değişmesi üzerine bir hikaye.

Tarantino'dan yılın en iyi filmleri

Wednesday, December 23, 2009

Münevver filmi iptal oldu


İSTANBUL´da işlenen ``Münevver Karabulut'' cinayetini konu alan Sinema filmi projesi iptal oldu. Yapımcı Melih Göğebakan, cinayetin tarafları Karabulut ve Garipoğlu ailelerinin tutumları nedeniyle projenin iptal edildiğini söyledi. Göğebakan, Karabulut ailesinin kızları üzerinden para kazanma peşinde olduğunu ve Garipoğlu ailesinin ise filmin yapımını engellemek için kendisini tehdit ettiğini öne sürerek her iki aileyi sert sözlerle suçladı.

İstanbul Etiler´de 3 Mart 2009 akşamı bir çöp konteynırında cesedi parçalanmış olarak bulunan Münevver Karabulut ve zanlı Cem Garipoğlu´nun yaşantısını konu alacak filmin yapımcısı Melih Göğebakan, çeşitli organizasyonlar için geldiği Bodrum´da DHA´ya açıklamalarda bulundu. Film projesinin iptal edildiğini açıklayan Göğebakan, gençlerin ekstrem duygulara varış hikayesinin anlatılacağı filmin 2010 şubat ayında vizyona girmesinin planlandığını ve çok sayıda sanatçı ile anlaşmaya varıldığını söyledi. Buna karşın hazırlıklar sırasında hem Karabulut hem de Garipoğlu ailelerinden farklı tavırlarla karşılaştığını kaydeden Göğebakan, her iki aileyi de sert sözlerle suçladı.

``KARABULUT AİLESİNİN PARA HIRSI'' Münevver´in annesi Nagihan ve babası Süreyya Karabulut´un para kazanma hırslarının projenin iptal edilmesindeki en önemli etken olduğunu öne süren Göğebakan, ``Bundan yaklaşık 6-7 ay önce Karabulut isimli sinema filmi projesini geliştirme düşüncesini Süreyya Karabulut'a aktardım ve olumlu yanıt aldım. Projenin başında Münevver Karabulut adına Okul yaptırmayı düşünüyorduk. Daha sonra Nagihan ve Süreyya Karabulut'un isteği üzerine bundan vazgeçildi. Amacımız toplumsal bir olayı gündeme getirmek bu acıların bir daha yaşanmaması için azami tedbirlerin alınmasını sağlamaktı. Süreyya Karabulut ile sözlü anlaşmamızın ardından bana avukatının hazırladığı bir sözleşmeyi imzalamam için gönderdi. Baba Karabulut gönderdiği sözleşmeye göre telif haklarının yüzde 70'ni istiyordu. Avukatımla, telif hakları devirleriyle ilgili sözleşmeyi incelediğimizde filmin yayınlanma, çoğaltma, işletme, kanal satışları ve temsil haklarından yüzde 70'nin istendiğini gördük. Süreyya Karabulut ve eşi Nagihan hanım ile yedi kez büromuzda yüz yüze görüştüğümüzde bana, ´siz bu işi bedavaya yapmıyorsunuz, para kazanacaksınız, ben hesapladım yaklaşık 6 milyon dolar buradan para kazanacaksınız, bu nedenle film başlamadan Proje aşamasında 400 bin lira isterim. Sonuçta bizim kızımız öldü ciğerimiz yanıyor ama yapacağımız sözleşme ile iki tarafın da çıkarlarını garantiye alalım´ dedi. Biz yüzde 70´lik bir payı ve film çekimlerinin öncesinde 400 bin lirayı kendisine veremeyeceğimizi ve bu sözleşmeyi imzalayamayacağımızı söyleyerek projeden bu hafta içerisinde verdiğimiz karar ile vazgeçtik'' dedi.

GARİPOĞLU AİLESİNDEN TEHDİT Film projesinin iptalinde diğer etkenin ise Garipoğlu ailesi olduğunu savunan Göğebakan, aileden hazırlık aşamasında sık sık tehdit aldıklarını öne sürdü. Göğebakan, ``Garipoğlu'nun adamları tarafından stüdyom basıldı, filmin yapılmaması yönünde bana o güne kadar yaptığım masraflar karşısında 120 bin lira teklif ettiler. Ben filmi yapacağımı söyledim. Daha sonra açtıkları internet siteleri ile benim dolandırıcı olduğumu beyan eden yayınlar yapmaya başladılar. Tehdit başta olmak üzere ve diğer konularda Garipoğlu ailesi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundum. Ben organizatörüm, yayıncıyım, menajerim ve hayatımın ilk filmini çekecektim. Gerek tehditler ve gerekse de Karabulut ailesinin tutarsız davranışları sonucu bu projeden yani Karabulut filmini çekmekten vazgeçtim. Üzüldüğüm en büyük olay ise anlaşma yaptığımız sanatçılara mahçup olmamız. Karabulut filmi ile Türk sinemacılığında tabuları yıkacaktık ama olmadı. Yasal haklarımı tabii ki sonuna kadar arayacağım, bu kadar parayı boşuna mı harcadım'' dedi.

ÜNLÜ OYUNCULARLA ANLAŞTIK Filmin senaryo ve tanıtım hazırlıklarının yapıldığını, sanatçılarla anlaşma sağlandığını belirten Göğebakan, `` Süreyya karabulut daha önce yaptığımız tüm görüşmelerde ´siz hazırlığınızı yapın, senaryoyu hazırlayın, bu filmi yapın´ demişti. Biz de aralarında Cüneyt Arkın, Ekrem Bora, Perihan Savaş, Tarık Tarcan ve Selçuk Ural´ın da bulunduğu ünlü oyuncularla anlaştık, senaryoyu hazırladık. Münevver Karabulut'u 2008 dünya güzeli ve 2009 Kainat güzeli Almeda Abazi oynayacaktı. Eylül ayında Antalya'da düzenlediğimiz basın toplantısı ile Karabulut filminin projesini ve sanatçılarının tanıtımını yaptık. Karabulut filmi projesi için bugüne kadar tam 210 bin lira para harcadık. Karabulut ailesine güvenmiştik. Antalya, İstanbul, Rusya, Hollanda, Ermenistan ve Rusya'da çekilecek ve yaklaşık 3,5 milyon liraya malolacak film için 20 Ekim 2009´da çekime başlayıp 2010 yılının şubat ayında vizyona girmesini sağlayacaktık. İnsan hayatında her daim olagelen paradoksların sorgulanması, tartışmaya açılması, objektif bakış açısıyla irdelenmesi, dersler çıkarılması, gençlerimizin sorunları ile toplum ve gençler arasındaki ilişkilerin kırılma noktaları, filmde ele alınacaktı. Sinema dünyasında zor duruma düştüm. Maddi ve manevi yıprandım, yasal haklarımı aramak için avukatım aracılığı ile dava açtım. Süreyya Karabulut bu filmin yapılacağını birçok kez basın önündede açıklamıştı'' dedi.

Göğebakan filmde ayrıca Sümer Tilmaç, Serpil Çakmaklı, Almeda Abazi, Selahattin Taşdöven, Özcan Varaylı, Naci Taşdöven, Vatan Şaşmaz, Tuğçe Özbudak, İbrahim Yılmaz, Gaye Aksu, Baran Ayhan, Yüksel Arıcı, İpek Tanrıyar, Berna Öztürk, Kerim Yağcı, Ayfer Çalgıcı, Barış Kömürcüoğlu, Uğur Işılak, Tuğba Özay, Çetin Yeltekin, Turgay Tanülkü, İsa Yıldırım ve Coşkun Döğen isimli sanatçılarında yer alması için tüm anlaşmaların sağlanmış olduğunuda belirtti.

BABA KARABULUT Yapımcı Melih Göğebakan'ın iddialarını DHA muhabirine telefonla yanıtlayan Süreyya Karabulut ise kızının adının rant amacıyla kullanılmasını önlemek için gerekli yasal işlemleri başlattığını söyledi. Karabulut, ``Evet bana kızımın bir filmini çekeceklerini söylediler. Kızım canım ciğerim yandı. Biz Münevverim'den sonra aile olarak kendimize gelemedik, ruhsal çöküntü içerisindeyiz. Şu anda işe gelip giderken bindiğim otobüsü bile hatırlamadığım oluyor. Bu nedenle Göğebakan ile üç kez görüştüğümüzde ´Senaryoyu hazırlayın, görelim avukatım durumu incelesin, konuşalım´ dedim. Beş kuruş para istemiş değilim. Ben başka Münevver yanmasın, katiller aylarca ortalıkta dolaşmasın diye ne gerekiyorsa yapılsın istedim. Kızımın cenazesi üzerinden para pazarlığı yapmam söz konusu olamaz. Göğebakan, kızımın ve ailemizin adı üzerinden prim yapmaya çalışıyor. Çok açık ve net söylüyorum bana İstanbul'un tapusunu verseler acımızı dindiremezler. Kaldı ki Göğebakan ile yapmış olduğumuz hiçbir sözleşme ve anlaşma ne yazılı ne de sözlü olarak var. 210 bin lira gibi bir parayı anlaşma sağlanmadan harcayacak kadar aklı yok mu? Biz de yasal haklarımızı korumak, kızımın adının rant amacı ile kullanılmasını önlemek için gerekli yasal işlemleri başlattık'' dedi.


Münevver filmi iptal oldu

Scorsese nin en çok korktuğu filmler

İSTANBUL - Yaşayan en büyük yönetmenlerden Martin Scorsese, Daily Beast için tüm zamanların en Korkunç filmlerini seçti.
Scorsese'nin en iyi korku filmleri listesinde eski klasiklerin ağırlığı dikkat çekiyor. Listedeki en yakın tarihli Film 1981 yapımı Sidney J. Furie imzalı 'The Entity'.
Scorsese'nin listesinin zirvesinde 'The Haunting/ Perili Ev' var. Robert Wise'ın 1963 tarihli klasiği 1999'da yeniden çevrilmişti.
Listede iki numarada 'Isle of the Dead' var. Mark Robson imzalı filmin başrolünde Boris Carloff ve Ellen Drew yer alıyor.
Listenin üçüncü sırasında ise 1944 yapımı 'The Uninvited' bulunuyor. 'The Uninvited' de yılında yeniden yapımla seyircinin karşısına çıkmıştı.
İşte usta yönetmenin listesindeki 11 film:
1- The Haunting/ Perili Ev (Robertr Wise, 1963)
2- Isle of the Dead (Mark Robson, 1945)
3- The Uninvited/ Davetsiz (Lewis Allen, 1944)
4- The Entity (Sidney J. Furie, 1981)
5- Dead of Night (Alberto Cavalcanti, 1945)
6- The Changeling (Peter Medak, 1980)
7- The Shining (Stanley Kubrick, 1980)
8- The Exorcist (William Friedkin, 1973)
9- Night of the Demon (Jacques Tourneur, 1957)
10 - The Innocents (Jack Clayton, 1961)
Scorsese'nin en çok korktuğu filmler

Saturday, December 19, 2009

Best Buy, ‘Avrupa için doğru yer gördü Türkiye ye İzmir den girdi


Bu açılışla Türkiye, Dünyanın üç büyük tüketici elektroniği perakende markası olan Media Markt, Best Buy ve Electro World’ün aynı anda yer aldığı tek ülke oldu. Best Buy Türkiye Ülke Başkanı Ruşen Kopmaz, rakiplerinden farklı bir satış stratejisi belirleyeceklerini belirterek, “Türkiye’ye bizden önce gelen uluslararası perakende zincirleri sadece fiyat ekseninde dönen bir rekabet ortamı yarattı. Biz rekabetin yönünü ürün satın alırken doğru karar verme, satış sonrası hizmet, müşterinin elektronikte ufkunun açılmasına çevireceğiz” dedi.İkinci mağaza Ankara’yaİzmir’de referans noktası olmayı amaçladıklarını belirten Kopmaz, şöyle konuştu: “Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusuna, coğrafyasına güveniyoruz. Avrupa’ya açılmak için doğru bir lokasyonda olduğumuza inanıyoruz. Best Buy Türkiye’den sonra 2010 Eylül ayında İngiltere’de de ilk mağzasını açacak. 2010’un ilk yarısında ikinci mağazayı Ankara’da açacağız. Mağaza açma konusunda ilk birkaç yıl acelemiz yok. Türkiye’de olmayan iki yeni ürünle geldik. Bunlar, TV’deki Dizi Film ve maçları Cep Telefonu ve Notebook üzerinden uzaktan da seyredebilmeyi sağlayan Slingbox ile Oyun konsollarının Rolls Royce olarak bilinen Alienware. Bu ürünler bir yıl süreyle sadece Best Buy’da olacak.”İstanbul’da uygun yer yokİzmir’deki mağazayla 200 kişiye istihdam sağladıklarını ifade eden Ruşen Kopmaz, şunları dile getirdi: “İlk etapta İstanbul’u tercih etmememizin nedeni uygun lokasyon bulamamak. Türkiye’de mağaza açma planı ortaya çıkınca haritayı alıp bölgede ne kadar potansiyel olduğunu araştırdık. Hangi fırsat önce geldiyse oradan başladık. İzmir genç nüfusun olduğu ve ortalama gelir düzeyinin Türkiye’nin üstünde bulunduğu bir il. Bu şehri görmezden gelemezdik. 20 bine yakın iş başvurusu aldık. 2 bine yakın kişiyle birebir görüştük. Araştırmalar çerçevesinde karşımıza çıkacak fırsatlara göre mağaza açacağız.”
Rakiplerden daha pahalı olmayacağız
RUŞEN Kopmaz, düşük fiyatı ana Politika görmediklerini ancak rakiplerinden de daha pahalı olmayacaklarını vurgulayarak, şunları söyledi: “Düzenli araştırmalarla fiyat eşitlemesi yapacağız. Araştırmalarımızda en büyük eksikliğin tüketicilerin mağaza içinde yeterli bilgi alamaması olduğunu gördük.”
155 bin çalışanı var, 45 milyar dolar ciro yapıyor
KIRK üç yıllık geçmişi, 9 farklı markasıyla 13 ülkede 155 bin çalışanı ile hizmet vererek 45 milyar dolarlık ciro elde eden Best Buy ‘ın dünya çapında 4 bin mağazası bulunuyor. ABD’li Teknoloji perakende zinciri Avrupa’ya Eylül 2010’da İngiltere’den girecek.
Türkiye’yi anlayıp her yere yöneleceğiz
RUŞEN Kopmaz, 2010’un sonuna doğru internetten de satış yapacaklarını anlatarak, şu bilgileri verdi: “Biz Türkiye’ye iki yıl önce gelmemize karşın mağazamızı yeni açtık. Buraya ABD’deki şablonumuzu aynen getirseydik, mağazanın açılışı çok önce gerçekleşirdi. Ancak ilk hedefimiz yerel ihtiyaçlara cevap vermek. Türkiye’yi öğrenmeye çalışıyoruz. Türk müşterisinin güvenini kazanıp uygun bir model olduktan sonra hızlı mağaza açarak Türkiye’nin her yerinde olacağız.”
Best Buy, ‘Avrupa için doğru yer’ gördü Türkiye’ye İzmir’den girdi

Cinsel isteksizliğin 5 nedeni


Libido, erkek ya da kadını cinsel birlikteliğe hazırlayan, hem ruhsal hem de bedensel hazırlanma süreci olarak da tanımlanabilir. Bir insanın libidosunun düşük ya da yüksek olması ise cinsel yaşamında problemleri beraberinde getirebilir. Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz Haydarpaşa Numune Hastanesi’nden 2. Üroloji Kliniği Şefi ve Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İhsan Karaman libidonun düşmesine neden olan sebepler ve libidoyu artırmanın yollarını anlattı.

Libido erkek ve kadın için de geçerlidir
“Libido kavramı bazen karıştırılıyor. Yani sanki erkeklerde varmış kadınlarda yokmuş gibi düşünülüyor. Libido erkekte erkeklik hormonlarıyla, kadın da kadınlık hormonlarıyla beslenen ama beyinsel bir tarafı da olan yani ruh dünyasıyla algıyla düşünceyle ilişkisi olan bir kavramdır. Dolayısıyla her iki cins içinde geçerlidir” diyor Doç. Dr. İhsan Karaman.

Libidonun düşmesine neden olan sebepler
Prof. Dr. İhsan Kahraman libido hakkında bilgi verdi
Prof. Dr. İhsan Karaman cinsel isteksizliğe neden olan sebepleri şöyle sıralıyor: 1. HormonlarÖncelikle libidoyu fiziksel olarak oluşturan şey erkeklik hormonu ya da kadınlık hormonudur. Testosteron erkeklik hormonu, östrojen ise kadınlık hormonudur. Bu hormonların bir şekilde insanda eksik olması libidoyu düşürür. Eğer sizde libidoyu arttıran hazırlayan ortaya çıkaran hormon eksikse cinsel istek kamçılanmayacaktır. Bu hormonlar doğuştan eksik olabilir ua da bazı hastalıkları nedeniyle düşebilir. Her şeyi normal gözüken bir insanın daha sonrada bilinen yada bilinmeyen sebeplerden hormonları düşebilir. Yaşlanma bunun en büyük sebebidir.

2. Psikolojik sebepler
Hormon eksikliği dışında daha sık görülen sebep psikolojik sebeplerdir. Hem kendi toplumuzu hem de dünyayı göze alırsak cinsel soğukluk, cinsel isteksizlik ya da libido düşüklüğü kadınlarda daha sık görülür. Bunun temelinde yatan psikiyatrik hastalıklar olabilir, depresyon, melankoli gibi. Davranış bozukluğu olarak cinsel isteksizlik, cinsel soğukluk, cinsel tiksinti bozukluğu gelişebilir. Bir insanda neden cinsel soğukluk olur. Bunun beyinsel, ruhsal sebepleri olduğu gibi küçük yaşta geçirilen cinsel istismar, tecavüz, taciz ya da yanlış bilgilendirilme de bunların sebepleri arasındadır. Örneğin yanlış bilgilendirilme konusunda kadınlar için çok sık gördüğümüz evlenip, birlikte olamamadır. Neden olmaz, çünkü çocukluktan beri ilişki zordur gibi şartlandırmalar korkunun oluşmasına neden olabilir. Bu nedenle vajina kasılır buna vajinusmus da denilir. Bunun temelinde korku yatar. Böyle bir kadında cinsel istek olması mümkün değildir. 3. OrtamErkek ya da kadında cinsel eyleme hazırlayan görsel uyarılar, kokular, fanteziler, ortam, konuşmalar bile cinselliği hazırlayan etkenlerdir. Bunların eksikliği libidoyu düşürür. Kötü koku, ortamın kötü olması hemen libidoyu düşürebilir. 4. İlaçlar
İlaçlar da libidoyu düşürür özellikle de psikiyatri ilaçları düşürür. Depresyon ilaçlarının b birçoğunda cinsel isteği azaltabiliyor.

5. Monotonluk
Sonuçta hayatta ekonomik başarı, mutluluk ne kadar önemliyse bedensel ve ruhsal Sağlık ne kadar önemliyse cinsel sağlık da o kadar önemlidir. O eksik olduğu zaman insanda mutlaka bir eksiklik var demektir. Cinsel sağlığı tatmin etmek gerekir bu da konuşarak ve anlaşarak olur.
Cinsel isteği azaltan etkilerden biri de monotonluktur. Bir çift beraber 3-5 ya da 10 sene hep aynı şekilde sevişirse bıkkınlık oluşur. Diyelim ki bir çift hep akşam beraber oluyor, hep aynı saatte yatağa giriyor, yatak odasında kendi yataklarında sevişiyorlar. Bu hep tekrarlanırsa monotonluk oluşur. Bu durumda hemen bir değişiklik yapılabilir saat değiştirebilir, ortamın ışığı değiştirilebilir, yer değiştirilir oturma odasına gidilir, sevişme orda da olabilir. Yani libido öyle bir şey ki en ufak değişiklikten bile müthiş haz alabilir. Eğer karşılıklı sevişmeyle tahrikle dolgunluğa ulaşılabiliyor ama daha fazlasını isteniyorsa birlikle bir erotik Film seyredilebilir, orada yapılanlar taklit edilebilir.
Libidoyu artıran etkenler
1. Fiziksel bir hastalık var mı önce ona bakılması gerekilir. Hormon eksikliği ya da ilacın yan etkisi gibi bir durum var mı ona bakılır. Eğer varsa bu hormonlar yerine konulur. Beyinsel olarak doğuştan gelen hastalık tablolarını da düzeltmeye çalışılır. 2. Psikolojik sebepler olduğunda ise iyi bir danışmanlık gerekir. 3. Sevişme yöntemlerinden başlayarak çevresel uyaranların düzeltilmesi gerekir. Birbirini tanıyarak karşılıklı konuşarak birbirlerinden neden hoşlandığını uyarılmak için cinsel haz almak için neye ihtiyaç duyduğunu öğrenirse karşı tarafta onu uygulamaya çalışır. Cinsel mutluluğa varabilmek için, o utanma sıkılma ayıp kaygılarını bir tarafa bırakmak gerekiyor.

Şehir hayatı libidoyu etkiliyorProf. Dr. İhsan Karaman, "Entelektüel hayat öyle bir şey ki; insanlar sabah çıkıyorlar ekmek parası peşinde kariyer peşinde akşama kadar koşturuyorlar. Yorgun argın eve geliyor ve Cinsellik o saatten sonra oluyor. Şimdi buna baktığınız zaman bu kadının ve ya erkeğin libidosu kalmamış olur. Bunu da göz önüne aşkları monotonlaşan çiftler için, bizim istediğimiz azaldı diyenler için küçük bir kaçamak Tatil yapmalarını öneriyoruz" diyor.
Ginseng cinsel gücü artırıyor

Besinlerin cinsel güç üzerindeki etkisi hakkında ise Karaman şöyle diyor; "Bir takım macunlar var mesala mesir macunu. Bu macunun içinde birçok baharat vardır ve bu macunlardan yenilebilir. Kuru üzüm, kuru incir gibi kalorisi yüksek besinler fındık, ceviz, badem gibi kuru yemişler, polen arı sütü bal gibi yine yüksek Gıda içeriği olan besinler bir de zencefil gibi doğadan toplanan bir takım otlar tüketilebilir. Cinsel güce etkisi olduğuna inanıyorum. Çünkü sonuçta bizim insanlara verdiğimiz ilaçlar içindede bir takım hormonlar ya da maddeler var. Sadece bunlara güvenerek değil de bunlardan katkı sağlanabilir. Bir de bize gelen libidosu azalmış insanlara bazen bitkisel kökenden yapılmış haplar ilaçlar veriyoruz. Piyasada eczanede de var bunlar. Ama hekimin seçmesi şartıyla kürler yaparak cinsel isteği artırdığını biliyoruz. Birde ginseng var. Çin kökenli olan bu bitki birçok ilaçta da var. Oldukça fazla işe yaradığı biliniyor."
Cinsel isteksizliğin 5 nedeni