Thursday, December 10, 2009

Karın doymadan ahlak olmaz

Her gittiği şehirde oyunculuğuna artılar katan Levent Üzümcü için hayata İzmir’de başlamış olmak en büyük şanslarından biri.

Son dönemde kendini istemediği polemiklerin içinde bulan oyuncu, şu sıralar 16 yaşında, su damlasına benzeyen kızını arıyor.

“Beyza’nın Kadınları”nda canlandırdığınız Doruk son noktada bir seri katildi, “Abimm”deki Arif ise zihinsel engelli bir karakter. Bu rollere hazırlanırken zorluk çektiniz mi?

Denemek istiyorum, beğendiysem o senaryoya girmek istiyorum. Benim arkamda Magazin basının desteği yok. Bu yapımcıları çok etkileyen bir şey. Hakkınızda Haber yapılıyor olması yapımcıları çok etkiliyor. Benim varolabilmem için elimdeki tek kuvvet ise oyunculuk yeteneğim. Başka bir şey yok.... Reyting uğruna anlık hatalar yapamam. Bile bile hata yapmam. Ben bir oyuncuyum; buna saygısı olan varsa, izlemek isteyen varsa gelir izler. Ama, “Ben onu oyuncudan saymam, oyuncu demeye dilim varmıyor” gibi lafları da ancak bir Türk söyler.

Okan Bayülgen’in programındaki durum neydi?*

O bir show programı ve insanlar o show programına olabildiğince sivri dilli ve fütursuzca konuşarak malzeme oluyor. Hepsi değil ama çoğu harika malzeme oluyor. Soruyu sorma şekli çok prokatifti. Yani ben hayatta egosu en az olan aktörlerden biriyimdir ama orada bir egosantirik gibi göründüm. Hiç alakası yoktu. İzleyici beni ekrandaki işlerden biliyor. Arayan kişi “Beyza’nın Kadınları”nı bile izlememiş. Onu izlese bunu sormaz çünkü “Beyza’nın Kadınları”nda son derece karizmatik, ağır bir adamı oynuyorum. O kadar çok farklı işler yaptım, hiçbirini izlememiş. Bir “Kabadayı”yı, bir de “Avrupa Yakası”nı izlemiş. Onları karşılaştırmaya çalışıyor. Aslına bakarsan benim oradaki derdim asla Kenan değil. Biz arkadaşız. Ona laf atmak, onunla polemiğe girmek gibi bir problemim yok. Uzamasından dolayı da sıkıntı içindeyim. Bu bir Canlı yayındaki çok prokatif bir sorunun başıma açtığı bir durum diyelim.

İzmirli olmak, İzmir’de çocuk olmak nasıldı?

Hayattaki en büyük şansım İzmir’de doğmuş olmam. Kendi anne babama sahip olarak İzmir’de doğmuş olmak. Çünkü bir yerin şehir halinde demokrat olabilmesi çok zor. Şehirlerin karakterleri vardır ama bir şehrin kendi karakterini bozmaması bu kadar göç alan bir ülkede çok zordur. İzmir bunu bir şekilde başardı. Hamurundaki zannediyorum çok kültürlülük, öz değerlerinde olan bütün kültürlere saygılı olma hali ve tarihinden de gelen hiçbir kültürün, hiçbir ideolojinin ya da hiçbir inanışın baskın olmaması, dominant olmaması İzmir’in şanslarından... Orada yaşayan, İzmir’de doğan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki ben birçok şeyi Anadolu’ya çıkınca anladım. Anadolu’nun değişik yerlerine çıkınca anladım. Çünkü 18 yıl bir şehirde yaşayınca, hayatının 18 yılını bir yerde geçirince diğer yerleri de ister istemez kendi şehrin gibi biliyorsun. Onlar da aynıdır herhalde diye düşünüyorsun. İstanbul’u gözünde çok büyütüp orada bir şey var diyorsun. Ama sonra bakıyorsun ki geldiğin yer cennet gibiymiş, başka hiçbir yere benzemiyormuş. Biz tiyatrocular çok gezeriz, turnelerde Türkiye’nin çeşitli yerlerini gezdikçe bir kere daha anladım ki hayattaki en büyük şansım İzmir’de doğmuş olmak. Tabii anne ve babamın çocuğu olarak doğmuş olmak, çünkü ailem de demokrat bir ailedir.

Tiyatrocu olma isteği ne zaman, nasıl başladı?

Lise son sınıftayken Haşmet Zeybek’in yazdığı “Düğün ya da Davul” adlı oyunu sahneledik, o günden sonra oyuncu olmak istedim. Ne gariptir ki ben şu an Haşmet Ağabey ile aynı tiyatroda oyuncuyum. Kendini bozmamış aktörlerden biridir Haşmet Ağabey.

Kendini bozan aktörler kimler?

Kendini bozan aktör bir şey olmaya çalışan, olmadığı bir şeyi olmaya çalışan aktördür.

Oyuncu olma isteğinize geri dönersek...

Lise sonda bir gün Maltepe Askeri Lisesi’nde oynarken sahnede düştüm. Yaklaşık 1200 askeri öğrenci, hepsi de komediyi büyük ciddiyetle izliyor. Hem de hiç gülmeden. Düşünce dizlerim kilitlendi. Daha önce başıma böyle bir şey hiç gelmemişti.

Niye kilitlendi peki?

Aseptik Nevroz hastalığı... Yaramaz çocuk hastalığı var bende. O zamanlar ne olduğunu anlamamıştım tabii, sahneyi emekleyerek bitirdim. Ben sahneden çıkınca askerler alkışladı. İşte o gece, eve döndüğümde açıkladım aileme oyuncu olmak istediğimi. En azından bu yola başkoyacağımı...

Konservatuarı Eskişehir’de okudunuz. Eskişehir’de üniversite hayatı eğlenceli miydi?

Konservatuarlarda çok şey öğrenirsin. Her çalıştığın oyunda yeni bir kişi tanıyorsun. O insanın çevresini, dönemini tanıyorsun. Sosyolojik, dramatolojik çıkarımları, karakter analizlerini öğreniyorsun. Bol bol kitap okuyorsun. Dünya edebiyatının şaheserleri ile ilk kez karşılaşıyorsun. Daha 18 yaşındasın. O kadar güzel zamanlar ki, sanki çok açsın da envai çeşit yemeğin olduğu bir sofrada oturuyorsun. En azından benim için öyleydi üniversite, hiç doymadan, sürekli yemek yiyebileceğim bir sofrada olmak gibi.

Yemek demişken yemek yapma merakınız orada mı başladı?

Aslına bakılırsa Eskişehir’de başlamadı. Bir arkadaşımız vardı Musa, o bizim aşçımızdı. Zamanla yemek yaptıkça, yaptığım yemeğin tadını aldıkça, kendi yaptığım yemeğin güzelliğini fark ettikçe hoşuma gitmeye başladı. Rahatlatıyor insanı, tak tak tak onu kesiyorsun, bunu ayıklıyorsun, onu karıştırıyorsun, bunu döndürüyorsun, iyi bir rehabilitasyon oluyor. Galiba aşçıların erkek olma nedeni de bu, çünkü yemek yapmak bir erkeği rahatlatan tek mutfak işi. Hatta evdeki tek iş. Zira erkek silmez, süpürmez, klasik erkek modelinden bahsediyorum. Dünya çapında da bu böyledir; silmezsin, süpürmezsin, bir boya yapılırdı eskiden, bir de yemek... Çamaşır yıkamaz, ütü yapamaz, yapanları tenzi ediyorum tabii. Erkeklerin en çok yaptığı ev işi yemektir.

Baharatlarla olan ilişkiniz nasıl? Baharatlı yemeklere düşkün müsünüz?

Çok seviyorum. Yanlış bölgede doğmuşum. Eskiden Güneydoğu diyordum ama Güneydoğu’da yenenden de daha acı yiyorum. Meksikalılardan bile acı yiyorum. Artık Tayland filan oralardan acı bakıyorum. Dünyanın en acı biberlerini yiyorum. Onların içindeki şişeyi nasıl eritmediklerine şaşarak hem de. Özel ısmarlatıyorum yediğim acıları.

Seda Sayan’ın programında da mutfakla ilgilendiniz galiba...

Köfte dağıttım o programda. Bir hazır yemek firmasıyla Televizyon reklamı için anlaşmıştık. Ancak firma yabancı ortakları ile anlaşamadı. Bana reklam parasını vermiş bulundular, ben de televizyonda yemek programı sundum. Nasıl yemek yapılırı hem tanıttım hem de öğrendim. Bir keresinde konservatuardaki arkadaşlarımdan biri Ankara’ya akraba ziyaretine gittiğinde akrabası televizyonda beni gösterip “Bak bak, bu çocuk aşçıydı sonradan oyuncu oldu” demiş.

İstanbul’a gelince ne zorluklar yaşadınız? Bir dolmuş hikayeniz var galiba?


Karın doymadan ahlak olmaz

No comments:

Post a Comment

Note: Only a member of this blog may post a comment.